Bilinçsiz-Olan

Yazar: Sigmund Freud

Çeviren: Çağlar Tanyeri

Yayınevi: Telos Yayıncılık

29 Şubat 2016 için önsiparişte.

Telos Yayınevi psikanalizin temel metinlerini Almanca aslından çevirmeye ve yayınlamaya devam ediyor. Psikanaliz Dizisi’nin dördüncü kitabı olarak Bilinçsiz-olan başlığı altında Freud’un iki makalesini sunuyoruz: 1912 tarihli Psikanalizde Bilinçsiz-olan Üzerine Bazı Görüşler ve 1915 tarihli Bilinçsiz-olan…

“Psikanaliz nedir?” sorusunun en kestirme ve kısa yanıtı “Bilinçsiz-olanın bilimidir” olsa gerek. Bilinçsiz-olan, psikanalizin nesnesidir, Freud’un kendi kuramını geliştirdiği kırk küsur yıl içinde bu çabanın başına da sonuna da yerleşmiş ve konumunu korumuştur. Onun deyişiyle, ” bilinçsiz bilinç”, yani bilinçsiz-olan kavramı Türkçede bugüne değin bilinçdışı olarak aktarılmıştı. Çağlar Tanyeri’nin özenli çevirisinin psikanaliz okurları için bir şans olduğunu ayrıca belirtmek isteriz.
(Tanıtım Bülteninden)

Psikoterapi ve Psikanaliz Yazını Üzerine Eleştirel Buluşmalar (4)

Odak Metin: Freud (1915): Savaş ve Ölüm Zamanları Üzerine Düşünceler (Thoughts for the Times on War and Death)
Zaman: 17 Ocak Pazar, Saat 15:00-19:00
Yer: Cezayir Toplantı Salonları, Hayriye Cad. 12, Beyoğlu (Galatasaray Lisesi arkası)
Etkinliklere katılım ücretsizdir.
Yürütücü: Baran Gürsel
Eleştirel Sunum:
İlker Özyıldırım: Yayınlanışının 100. Yılında Freud’un “Savaş ve Ölüm Zamanları Üzerine Düşünceler”i Üstüne Savaş ve Ölüm Zamanlarında Yeniden Düşünmek
Özet: 2000 yılı Düşlerin Yorumu’nun yayınlanışının yüzüncü yılı olması dolayısıyla psikanalizin de yüzüncü yılı olarak ele alındı;psikanaliz üzerine çeşitli değerlendirilmeler yapıldı, etkinlikler düzenlendi, yazılar yazıldı ve özel sayılar çıkarıldı. Ama hepimizin bildiği gibi psikanaliz bir kurucu metin olarak Düşlerin Yorumu ile kalmadı; yeni eserlerle sürekli gelişti, derinleşti, yerleşti, farklılaştı.. İşte bir süredir içinde olduğumuz her yıl tüm bunları sağlayan birçok Freud eserinin de yüzüncü yılı. Biz işte bu asırlık dönümde olan makalelere odaklanma, onları bir kez daha okuma, üstünde çalışma ve harekete geçen düşünce ve çağrışımlarımızı birlikte paylaşma arzusundayız; her yıl buluşmalarımızdan birinde yüzüncü yıldönümünde olan bir Freud metnini odak yapmayı planlamaktayız.
Freud 1915 yılında birçok önemli eserini yayınladı. ‘Bilinçdışı’, ‘Bastırma’, ‘Dürtüler ve Dönüşümleri’ gibi temel metapsikolojik eserler yanında aktarım ve psikanalitik teknik üzerine önemli metinlerinden biri olan ‘Aktarım Aşkı Üzerine’ ile ‘Hastalığın Psikanalitik Teorisi ile Karşıt Giden Bir Paranoya Olgusu’ makaleleri aynı yıl içinde basıldı. Biz bu buluşmada psikanaliz içinde belirleyici yerleri olan bu metinlere göre görece daha ‘görünmez’ kalan bir Freud 1915 metnine, ‘Savaş ve Ölüm Zamanları Üzerine Düşünceler’e odaklanmayı istedik. Hem diğer eserlerine kıyasla görece kenarda kalmış ve fazla okunmamış/atıf yapılmamış bir metin olması nedeniyle biraz dikkatleri üzerine çekmek gerektiğini; hem de savaş ve ölümlerin yaşandığı zamanların içinden geçtiğimizi düşünerek bu makale üzerine çalışmayı tercih ettik. Buluşmamızda adı geçen metin eleştirel olarak ayrıntılı biçimde ele alınmaya; ‘görünür içeriği’ yanında/ötesinde, olabildiğince, olası (metnin) ‘bilinçöncesi potansiyelleri’ ile birlikte okunmaya çalışılacak; güncel psikanalitik ve sosyal teori yazını ile birlikte değerlendirilmeye çalışılacaktır. Umarız burada başlayan bu çalışma önümüzdeki yıllarda diğer Freud metinleri için daha ayrıntılandırılmış olarak sürer.
Psikoterapi ve Psikanaliz Yazını Üzerine Eleştirel Buluşmalar
Psikoterapi ve psikanaliz teori ve kliniğine yönelik yakın zamanlarda Türkçe olarak yayınlanmış (telif veya çeviri) çeşitli makaleler üzerinden alanımızdaki güncel gerilim ve tartışmaları merkeze alan etkinliklerimize devam ediyoruz. Dönem başında belirlenen ve programda duyurulan yayınlara/metinlere odaklanılarak (mümkünse metnin yazarının/çevirmeninin eşliğinde) eleştirel sunumlar yapılacak; ardından yayın ve sunum içeriği katılımcılarla birlikte ayrıntılı olarak tartışılacaktır. Amacımız hem kritik bazı yayınların okunması ve ‘duyulmasına’, zihnimizde canlanan ‘okuma’ pratiğinin doğrudan paylaşımına; hem de açık, canlı, ciddi, yakın, vb. eleştirel bir düşünce ve tartışma ortamının birlikte yaratılmasına katkı sağlamaktır. Sadece kitap ve dergi sayfalarında yazılı kalan metinler yerine ortaya konulan görüşlerin birlikte okunduğu, karşı tezlerin duyulduğu, metin ve katılımcılarla o anda “bakışımlı” bir etkileşimsel alanın yaratılmasına çalışılacaktır. 2015-2016 döneminin programı tamamlanmıştır; ama yukarıdaki amaç, ilke ve hedefleri gözeterek ileriki dönemlerde bu buluşmalarda söz almak isteyen meslektaşlarımızın, üstüne eleştirel bildiri sunmayı arzuladıkları metnin künyesi ile bahsedilen metin üzerine soru ve görüşlerinin özetini ekleyerek bizimle iletişime geçmelerini rica ederiz.

“Dr. Sigm. Freud u. Frau”*

Alper Hasanoğlu
23.11.14
Radikal

*Dr. Freud ve karısı

Prof. Dr. Sigismund Scholomo Freud’un güçlü kadınlara bir zaafı vardı. Bu kadınlardan biri Lou Andreas Salomé’ydi. Nietzsche’nin âşık olup evlenme teklif ettiği, büyük Alman şairi Rilke’nin gençlik yıllarında hastalıklı bir aşk yaşadığı ve Freud’un ünlü Çarşamba toplantılarına katılma izni verdiği tek kadın. Hatta Cumartesileri düzenlediği dost toplantılarına iştirak etme hakkı da vardı. Lou Salomé kendisi analizden geçmemesine rağmen, Freud’un izniyle Berlin’deki ilk psikanaliz muayenehanesini açmıştı.

Marie Bonaparte ve Sigmund Freud, Paris, 5 Haziran 1938
Marie Bonaparte ve Sigmund Freud, Paris, 5 Haziran 1938

Freud’un hayatına giren diğer bir güçlü kadın Napoleon’un birkaç kuşak öteden yeğeni Marie Bonaparte’tı; Danimarka ve Yunanistan Prensesi. Belli bir süre için Freud’a analize gelmiş olup daha sonra Fransa’da psikanalizin yerleşmesine büyük katkıda bulunmuş biriydi Prenses. Hatta Freud’un yaklaşan Nazi tehlikesini fark edememesi nedeniyle içine düştüğü tehlikeden onu kurtaran ve Paris üzerinden Londra’ya kaçmasına yardım eden de oydu.

Freud’un hayatına giren ve ölene kadar da çıkmayan başka güçlü bir kadın da baldızı Minna Bernays’dır. Minna Bernays, ailesinin rızası olmamasına rağmen Freud’la nişanlanan ablası Martha’dan daha entelektüel, edebiyat tutkusu olan, asi ruhlu ve ablasına göre daha çekici bir kadındı. Freud’dan dokuz yaş küçüktü. Freud’un Martha’yla nişanlı olduğu dönemde o da Ignaz Schoenberg’le nişanlanmıştı. Üniversitede hindoloji uzmanı olan Schoenberg 24 yaşında tüberkülozdan öldü. Ölmeden kısa bir süre önce, Minna sıkıntı çekmeden yeni bir ilişkiye başlayabilsin diye, nişanı bozdu. Ama bir anlamda bu pek işe yaramadı, çünkü Minna ömrü boyunca hiç evlenmedi.

Büyük burjuva bir Yahudi ailesi olan Bernayslar, kızları Martha’nın beş parasız genç bir doktorla evlenmesine razı değildi. Bu nedenle anne, Freud’la gizlice nişanlanmış olan kızını ondan en azından mekansal olarak uzaklaştırabilmek için Hamburg’a taşındı. Bu arada bankerlik yapan babanın iflası ve ardından ölümü aileyi oldukça güç durumda bırakmıştı. Buna rağmen anne Bernays burnundan kıl aldırmıyor ve Martha’nın evlenmesine, Freud doğru düzgün para kazanmadan izin vermeyeceğini açık açık dile getiriyordu.

Yazının tamamını okumak için tıklayın.

 

Freud’un son hastası, hayatını kurtaran görüşmeyi anlattı

Hannah Cleaver
2 Mayıs 2006
The Telegraph

Sigmund Freud tarafından tedavi edilmiş ve günümüzde halen yaşamakta olan son hasta, psikanalizin babası ile hayatını değiştiren 45 dakikalık seansı hakkında ilk kez konuştu.

Bugün 88 yaşında olan Margarethe Walter, Freud’un çalışmalarına ilk başladığı şehir olan Viyana ve Nazilerden kaçarak sığındığı Londra başta olmak üzere Avrupa’nın çeşitli noktalarında kutlanan 150. yaş günü öncesinde Cumartesi günü konuştu. Walter, Alman gazetesi Die Zeit’a, 1936’da, Avusturyalı Yahudilere sürgün ve ölüm getiren Avusturya’nın ilhakından iki yıl önce, Dr. Freud ile Viyana’da meşhur Berggasse 19’da görüştüklerini anlattı.

Freud artık 80 yaşına gelmişti; pek çok psikolojik sorunu erken çocukluğa ve reddedilmiş ya da bastırılmış cinselliğe bağlayan çalışmaları camiayı önce sarssa da yavaş yavaş kabul görmüştü.

“Ufak beyaz bir sakalı vardı, gri bir takım elbise giymişti ve hafif kambur duruyordu,” dedi, kendine güveninin odayı doldurduğunu ekleyerek.

“Çok kırılgan bir görüntüsü vardı aslında ama çok güçlüydü. Adımı sordu, babam yanıt verdi. Okulumu sordu, yine babam yanıt verdi. Boş zamanlarımda ne yaptığımı sordu, babam anlattı. Kariyer olarak ne düşündüğüm sorusunun yanıtı da babamın ağzından çıktı. Tıpkı evde olduğu gibi.

“Oracıkta sessizce, babamın yanında getirdiği bir nesne gibi oturdum.”

Freud daha sonra nazikçe babayı odadan çıkarmıştı. Bu tahakkümcü baba, kızını aile doktoru tarafından ”ruhsal ızdırap” tanısı aldığı için Freud’a getirmişti.

Freudcu tanıları andıran bir betimleme ile, Walter kendisini şöyle anlatıyor: ”Viyana’daki en yalnız kız bendim. Yalnız, aşırı korunup kollanan, içeri tıkılmış ve sevilmediğine büyük oranda emin.” Annesi, onun doğumunda yaşamını yitirmişti. Üvey annesini açgözlü ve soğuk biri olarak tanımlıyordu. Büyükannesi son derece yaşlıydı, babası ise erişilmezdi.

”Başıma gelen her şeye arkamdan karar veriliyordu,” diye anlattı.

Bu ergen kız, terapistine kendisini açmıştı.

”Gözlerini benden hiç ayırmadı ve tamamen orada olduğu hissi dört bir yanımı sardı,” diye de ekledi.

Freud’a, erotik kitaplar okuduğundan bahsetmişti. ”Geceleri, horlayan büyükannemin yanında, Grillparzer ile Goethe’nin arkasına saklanan açık saçık kitaplar okuyordum. Ama beni yakaladı.”

Freud’un ellerindeki özgürleşme süreci, babasına ve ona – kaçınılmaz olarak – cinsel meselelerde isyan bayrağını açmasına odaklanmıştı.

Freud’a babasıyla her sinemaya gittiklerinde, öpüşme sahnesi çıkınca babasının dışarı çıkmak istediğini anlatmıştı. ”Bana ‘bu tür şeyler sana göre değil,’ derdi. Bir öpüşme sahnesini başından sonuna izleyebilmek istiyordum.”

Freud ise ona şöyle yanıt vermişti: ”Yetişkin olmak, kişiliği oluşturan güçlükleri aşmayı gerektirir. Arzularını beslemek. Direnç göstermek. Neden diye sormak ve her şeyi sessizce kabul etmemek. Tüm mesele, senin için önemli olan şeyler için azimle mücadele etmektir.

”Bundan sonra sinemada bir öpüşme sahnesi çıktığında yerinden kalkma, yerinden kalkma. Açık açık söylüyorum, yerinden kalkma. Beni düşün.”

Walter gerçekten de, bir sonraki sinemaya gidişlerinde yine salondan çıkmak isteyen babasına karşı çıkmıştı. Babasının tahakkümünden çıkması için gereken özgüveni yavaş yavaş kazanmış ve en sonunda kendi yolunu çizerek heykeltıraş olmuştu.

”Freud hayatımı kurtardı,” diyordu.

Freud ve Lacan (Louis Althausser)

Açıkça söyleyelim şunu: Bugün, Freud’un gerçekleştirmiş olduğu devrimci buluşu kavramak; yalnızca varlığını kabul etmek değil de, anlamını da bilmek isteyen kimse, bizi Freud’dan ayıran ideolojik önyargıların uçsuz bucaksız alanını aşıp geçmek için eleştirel ve kuramsal büyük çabalar harcamak zorundadır. Çünkü, ilerde görüleceği gibi Freud’un buluşu, özleri bakımından kendisine yabancı bilgi dallarına (biyoloji, ruhbilim, toplumbilim, felsefe) indirgenmekle yetinilmemiş; birçok psikanalizci (özellikle Amerikan okuluna bağlı olanlar), bu revizyonizmin suç ortağı olmakla kalmamış; dahası, bu revizyonizmin kendisi, psikanalizi konu edinen ve ona gadreden olağanüstü sömürüye nesnel olarak hizmet de etmiştir. Bundan ötürü, bir zamanlar (1948’de) Fransız Marksçıları, bu sömürünün, ideolojik mücadelede, Marksçılığa karşı bir kanıt; bilinçleri yıldırmak ve şaşırtmak için pratik bir araç olarak kullanıldığını boşuna söylememişlerdi.

Ne var ki bugün, sözü geçen Marksçıların, iç yüzünü açığa çıkardıkları bu ideolojinin, dolaylı ya da dolaysız olarak özel bir biçimde kurbanı olduklarını söyleyebiliriz. Bunun nedeni, Fransız Marksçılarının, bu ideolojiyi, Freud’un devrimci buluşu ile karıştırmaları ve böylece pratikte, düşmanın dayanak noktalarını olduğu gibi kabullenmeleri, onun özel durumunu benimsemeleri ve düşmanın kendilerine kabul ettirdiği imgede, psikanalizin kalp gerçekliğini algılamalarıdır. Marksçılık ile psikanaliz arasındaki ilişkilerin bütün tarihi, özü bakımından, bu karışıklığa ve sahteciliğe dayanır.

Bu durumdan sıyrılmanın çok güç olduğunu, bu ideolojinin yerine getirdiği işlevden anlayabiliriz. Gerçekten de bu durumda, «egemen» fikirler, «egemenlik altına alma» rolünü kusursuz bir biçimde oynamışlar, bu fikirlerle savaşmak isteyenlere, onlar farkına varmaksızın kendilerini kabul ettirmişlerdi. Aynı güçlüğü, bu sömürüyü olanaklı kılan psikanalitik revizyonizmin varlığıyla da açıklıyoruz: Gerçekten de, ideoloji derekesine düşüş, psikanalizin, biyolojiciliğe, ruhbilimciliğe ve toplumbilimciliğe[1] düşmesiyle başlamıştır.

Bu revizyonizmin, yetkesini (otoritesini), yeni bir buluş yapan herkes gibi bu buluşunu, o gün el altında bulunan ve bundan ötürü başka amaçlar için kurulmuş olan kuramsal kavramlar içinde düşünmek zorunda kalan Freud’un (Marx da, buluşunu, belli birtakım Hegelci kavramlar içinde düşünmek zorunda kalmamış mıydı?) bazı karanlık kavramlarına dayandırdığını da kolayca görüyoruz. Yeni bilimlerin tarihinden biraz haberi olan ve bir buluşu, ilk ortaya çıktığında dile getiren, ama bilgilerin ilerleyişiyle battallaşarak daha sonra maskeleyen kavramlarda, bu buluşun ve nesnesinin indirgenmez yanını saptayıp ayırt etme kaygusunda olan bir kimseyi şaşırtacak bir şey yoktur burada.

Demek ki bugün, Freud’a dönüş, şunların yapılmasını gerekli kılıyor:

  1. Freud’un, gericiliğin elinde sömürülmesinin ideolojik kabuğunu kaba bir şaşırtmaca olarak bir yana atmakla yetinmemek;
  2. Psikanalitik revizyonizmin şu ya da bu ölçüde bilimsel bilgi dallarının büyüleyici etkisiyle desteklenen daha ince anlam karışıklıklarına düşmekten de kaçınmak;
  3. Ve nihayet, Freud’un kullandığı kavramlarda, bu kavramlar ile taşıdıkları düşünce içeriği arasındaki gerçek epistemolojik ilişki’yi bulup tanımak ve tanımlamak için ciddi bir tarihsel-kuramsal eleştiri çabasına girişmek.

Fransa’da, Lacan’ın pratikte başlattığı bu üç katlı ideolojik eleştiri (1., 2.) ve epistemolojik aydınlatma çalışması (3.) yapıl­maksızın, Freud’un buluşu, özgüllüğü içinde, ulaşamadığımız bir şey olarak kalacaktır. Freud’un gerici ideolojik sömürülüşünü reddetsek de; biyolojik-ruhbilimsel-toplumbilimsel revizyonizmin çeşitli türlerini, şu ya da bu ölçüde bilinçsizce benimsesek de, bize sunulmuş olanı Freud’un kendisi sanarak kabul etmek zorunda kalışımız, daha da sakıncalı olacaktır. Her iki durumda da, ideolojik sömürünün ve kuramsal revizyonizmin belirtik ya da örtük kategorilerinin, farklı düzeylerde tutsağı olmaktan kurtulamayacağız. Marx’ın düşüncesinin, düşmanları tarafından nasıl çarpıtıldığını bilen Marksçılar, Freud’un da kendi bakımından, başına benzer şeylerin geldiğini ve gerçek bir «Freud’a dönüş»ün kuramsal önemini kavrayabilirler.

Böylesine önemli bir sorunu irdelemek isteyen bu denli kısa bir yazının, ele aldığı soruna hıyanet etmek istemiyorsa, esasla yetinmek; bu nesneyi aydınlatmanın kaçınılmaz önkoşulu olan şeyi yaparak, yani bir ilk tanımını vermek için psikanalizin nesnesini, bu nesnenin saptanmasını sağlayan kavramların içine oturtmakla sınırlı kalmak zorunda olduğunu da kabul edeceklerdir sanırım. Bundan ötürü, bu kavramları, kaba bir vülgarizasyon açımlamasıyla bayağılaştırmayarak ve çok daha uzun bir yazıyı gerektirecek gerçek bir çözümlemeden geçirerek geliştirmeye de kalkışmayarak, her bilimsel bilgi dalında olduğu gibi elden geldiğince şaşmaz bir biçimde ortaya koymak gerektiğini de kabul edeceklerdir.

Herkesin yapabileceği bir ciddi Freud ve Lacan incelemesi, bu kavramların değerini doğru olarak saptayabilecek ve şimdiden zengin sonuçlar ve vaatlerle yüklü bu kuramsal düşünüm [reflexion] alanında askıda kalmış sorunların tanımlanması olanağını yaratacaktır.

(…)

[1] Gerçekleri, yalnızca biyolojiye, ruhbilime, toplumbilime indirgeyerek tek yanlı bir biçimde açıklamaya kalkışan anlayışlar söz konusu burada. (Ç.N.)

Çeviri: Selahattin Hilav, Yazko Felsefe, Sayı: 1

Yazının devamı için tıklayın.