Rüya işinde mantık ve mantıkdışı — John Sallis

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Rüya işi [dream-work] bir çeviri meselesidir, bir çeviri işidir. Sadece çeviridir. Başka bir şey değil. Fazlası değil. Rüya işinde rüya işi yoluyla bir çeviriden başka hiçbir şey üretilmez.

En azından Freud’un rüya işine dair söylediği şey budur, bu işin sadece çeviriden oluştuğudur, bu işin olsa olsa bir çeviri ürettiğidir. Psişe, bizzat rüya işi içinde –işleyeceği şeyin bünyesinde değil– sadece bir çevirmen işlevi gösterir, –bilinçli zeminin altında– çeviri işini icra eder.

Peki çevrilen nedir o halde? Rüya işi bu çeviriyi ne ile üretir? Freud’un tekrar tekrar belirttiği gibi, çeşitli formüllerde, çeşitli çevirilerde adlandırdığı gibi, –belki en dolaysızca– söylediği gibi rüya işi “rüya düşüncelerinin [dream-thoughts] bir çevirisinden [eine Übersetzung der Traumgedanken] başka hiçbir sonuç gerçekleştirmez.” [1] Rüya düşüncelerini çevirerek neyin üretildiği, bunların neye çevrildiği, bu adla zaten belirtilmiş olur: rüyanın kendisi. Yahut rüya düşüncelerinin çevrildiği şey, çoğunlukla başka bağlamlarda, psikanalizden başka bağlamlarda rüyanın kendisi sayılmış olan şeydir. Belki böylece rüya düşüncelerinin rüyanın altında yatan düşünceler oldukları söylenmiş olur – ya da en azından söylenmek istenmiş olur. Yine de bu eğer dile getirmekten ibaret olmayan bir çeviri meselesiyse, rüya düşüncelerinin böylece altında yatmış olacağı şeylerle olan ilişkisi basit yerdeğiştirme [relocation] veya konumaşırma [transposition] ile teşkil edilemez, zira çeviri, herkesin onaylayacağı gibi, ne çeşit olursa olsun, çevrilen şeyde, çeviriye maruz kalan şeyde bozunum ve kayıp üretir.


Bu fark bir yandan Freud’un “rüyanın çözümünü [Lösung] oluşturmasına” (s.280) yeni bir yol sağlarken, öte yandan bu çözüme sonu gelmez karışıklıklar getirir. Artık bu, salt yüzeyin, yahut salt yüzey olduğu şu anda tanınmış olan şeyin deşifre edilmesi meselesi olmayacaktır; rüyanın belirtik içeriğini sadece yorumlamak yetmez – ki yorumlanmasa bunlar rüyanın kendisi sayılmış olurdu. Zira bu içerik –görülür ki– başka bir şeyin çevrilme sürecinin sonucundan ibarettir: rüya içeriğinin altında yatan rüya düşüncelerinin, ki rüya düşünceleri hem rüya görülürken hem de rüya sonradan hatırlandığında rüyayı görenden saklı dururlar. Böylece Freud rüyada belirtik içerikle örtük içeriği (altta yatan rüya düşünceleri) ayırt ederek bir göreve işaret eder, “önceden olmayan yeni göreve,” (s.280) rüyanın yüzeyine bağlı kalındıkça ve tanınmadıkça var olamayacak bir göreve işaret eder, salt yüzey, belirtik içerik rüyanın kendisi sayıldığı sürece var olamayacak bir göreve işaret eder. Görev, ayrık halde konmuş iki zemin arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır, örtük içerikten belirtik içeriği ortaya çıkaran süreçlerin (Vorgänge) izinin sürülmesidir (nachspüren).

Freud’un bu yeni çözümü getirme yolu, araştırmayı mümkün kılan farklılığı ilk başta eritir gibi olur. Başlar: “Rüya düşünceleri ile rüya içeriği aynı içeriğin iki farklı dildeki iki temsili [Darstellungen] gibi karşımızda durur [liegen vor uns].” (s.280) Ama bunların –sorulacaktır ki– ikisi birden mi karşımızda durur? Ve bu birinci çoğul şahıs kime atıf yapar? Bunlar, ikisi de –görünüşe göre– dümdüz halde [uniformly], ikisi de aynı ölçüde, –şayet birinin karşısında duruyorlarsa– kimin karşısında dururlar? Rüyayı görenin karşısında durmadıkları bellidir, hatta uyandıktan sonra rüyayı hatırladığında ve belki öyküsünü anlattığında bile onun karşısında durmazlar. Rüya içeriği fiilen rüyayı görenin karşısında durabilir, ama rüya düşüncelerinin onun karşısında durmayacağı bellidir. Psikanalist bunları açığa çıkarmaya yetkin bir rüya yorumlamasını icra etmediği sürece saklı dururlar. O halde kimin karşısında açığa çıkmış olurlar? Öncelikle psikanalistin karşısında açığa çıkmış olurlar, rüyayı görenin ona getirdiği çağrışımlar tipik rüya yorumlamasında vazgeçilmez bir rol oynayacak olsa da. Yıllar sonra Freud iki görevi ayırt ederek bu yapıyı sağlamlaştırır. [2] Birincisi rüya yorumlamasıyla (Traumdeutung) icra edilen pratik görevdir: belirtik rüyanın –buna Freud rüya metni der– örtük rüya düşüncelerine dönüştürülmesinden (umwandeln) oluşur. İkinci görev, kuramsal görev, rüyayı gören açısından –onun Seelenleben‘inde– örtük rüyanın belirtik rüyaya nasıl çevrildiğinin açıklanmasından oluşur. İkinci görev fiilen ikinci sırada gelmek zorundaymış gibidir, yani en başta gelip derinliği ifşa etmiş olan pratik görevin ardından gelmek zorundaymış gibidir, yüzeyin altında, belirtik rüyanın altında yatan rüya düşüncelerinin ifşa edilmesinin ardından gelmek zorundaymış gibidir. Nasıl bir kuramsal öngörü iş başında olursa olsun, pratik rüya yorumlaması fiilen en başta gelmiş ve rüya işine bağlaşık kuramsal görevin ilerleyebileceği uzamı ortaya çıkarmış olur. Rüyaların Yorumu‘nda sunulan kuramsal çalışma ancak rüyaların yorumlanması yoluyla mümkün olur. Soru şudur: Bu yapılanmadaki mantık dairesellikten muaf olabilir mi, olamaz mı? Pratik rüya yorumlaması görevi, –sadece kuramsal görevin kurgulayabileceği– rüya işini önşart koşmadan ilerleyebilir mi, ilerleyemez mi? Rüya işinde farkın sürdürülmesi, rüya düşüncelerini oldukça başka bir şeye bozundurarak yapılır.

Bu çok genel zeminde bile bu bir mantık sorusudur. Kendi mantığının terimleriyle sözkonusu daireselliği müzakere etmiş olacak bir hermenötik sorusudur. Bu zemindeki mantık, kuramsal-pratik yapılanma toplamı içinde rüya işinin göreceği işlevin nasıl açıklanacağı ile belirlenmiş olur. Ama yapılanma üstüne bir mantıktır bu, rüya işine özgü olan mantık değildir (özgü oluşun [propriety] rüya işine atıfla anlam taşıyabileceğini varsayarak).

O halde rüya düşünceleri ile rüya içeriğinin bizim karşımızda durduğu zannıyla gelen tüm karışıklıklar bir kenara bırakılabilir. Rüya işiyle ilgili bölümün tamamına yön veren bu pasaja atıfla, Freud’un hem rüya düşüncelerinin hem de rüya içeriğinin metinler halinde tercümesine şimdiden ne kadar yaklaşmış olduğunu görmek daha yerinde olur: bunları aynı içeriğin iki farklı dildeki temsillerine benzetir. Farklı dilde metinlere benzedikleri için, birisi öbürünün çevirisi sayılabilir: “ya da şöyle diyelim, rüya içeriği bize rüya düşüncelerinin öbür ifade şekline bir çevirisi [erscheint uns als eine Übertragung] gibi görünür” (s.280) Freud –tahminen kuramsal– görevi formülleştirir: “buradaki [yani çevirideki] işaretleri ve gramatik inşa yasalarını öğreneceğiz.” Bunu nasıl yapacağız –biz her kimsek–, çevirinin işaretlerine ve sözdizim yasalarına nasıl aşina olacağız [kennenlernen]? Yine bunların ikisi de bir ölçüde karşımızda durmak zorunda gibidir; zira Freud çevirideki bu işaretlere ve sözdizimine aşinalığın “kaynak ile çeviriyi karşılaştırarak” [durch die Vergleichung von Original und Übersetzung] edinileceğini açıkça söyler. Her halükarda Freud “bunları [sie‘de biçimsel muğlaklık var; rüya düşüncelerine atıf yapıyor olabilir ama tahminen işaretler ve gramatik inşa yasalarına atıf yapıyor] öğrenmemizle birlikte rüya düşüncelerinin hiç bekletmeden bize anlaşılır kılınacağında” ısrar eder. Demek ki belirtik içeriğin bir çeviri olduğu bir kez tanınınca ve –rüya düşünceleri ile kıyaslanarak– buradaki inşa tarzına, çeviri yasalarına aşina olunduğunda, belirtik içeriğin altında yatan rüya düşünceleri anlaşılır kılınır. Bu hiç bekletmeden anlaşılır kılınma (ohne weiteres verständlich) nasıl bir şeydir? Freud cevap verir: “Rüya içeriği adeta bir resimli yazı [Bilderschrift] halinde verilmiştir, oradaki işaretler birer birer rüya düşüncelerinin diline çevrilecektir,” ki bu da –Freud’un geliştirdiği örnek– rebus diye çevrilebilir. Çevirinin genel olarak nasıl ortaya çıktığı bilindiğinden itibaren, rüya düşüncelerinin rüya içeriğine çevirisini yöneten yasalar bilindiğinden itibaren, bir rüya içeriğinden başlayarak, çevirisi olduğu rüya düşüncelerine doğru bu içeriğin karşıt-çevirisini yapmak zor olmayacaktır. Demek ki her şey kaynak çeviriyi yöneten, yani kaynağın çevrilmesini yöneten yasaların keşfedilmesine bağlıdır. Yine de böyle yasaların keşfedilmesiyle her türlü karşıt-çeviriden tamamen vazgeçilip vazgeçilemeyeceği –veya kaynak çeviri işini bitirinceye kadar bu karşıt-çevirilerin ertelenip ertelenemeyeceği– bir merak konusudur. Dairesellik –ki basit olmadığı çoktan görülmüştür– böyle kolayca bir kenara bırakılabilir mi? [3]

Rüyaların Yorumu‘nun “Rüya işi” başlıklı sondan ikinci bölümünde, önceki herşey nihayet tanımlayıcı bir yönelim içinde bir araya getirilir. Ardından, son bölümde, başka bir zemine geçiş yapılır; Freud son bölümün en başında bu geçişi gayet sarihçe belirtmiştir; “bizi aydınlığa götüren” önceki yollarla, şimdi kalkışmaya hazırlandığı, peşinen itiraf ettiği gibi “karanlığa götürmekte olan” yollar arasında karşıtlık kurarak (s.490) [4]. Bu anlamda, denebilir ki Rüyaların Yorumu‘nun zirvesi veya merkezi, rüya işi üstüne olan bölümdür. Bu bakımdan bu bölüm ifade verdiği işletici [operative] [*] yapıyı aynalar; zira belirtik ve örtük rüya içerikleri arasında farklılık kuran bu yapının merkezinde rüya işi bulunur.

“Rüya işi” bölümü, rüya düşüncelerinin rüya içeriğine olan çevirisinin nasıl icra edildiğinin belirlenmesine, bu çeviriyi yöneten yasa veya ilkelerin formülleştirilmesine adanmıştır. Başka sözlerle, Freud’un görevi, birlikte alındıklarında rüya işini teşkil edecek çeşitli iş biçimlerinin, çalışma şekillerinin birbirinden ayırt edilerek tarif edilmesidir. Rüya işindeki bu momentleri oluşturan sınırlar çizilirken, icra edilen işin çeviri karakterine sözsüz bir atıf süregider. Aslında momentlerden birisinde, taşınma işinde (Verschiebungsarbeit, work of displacement) çeviri karakteri öylesine vurgulanmıştır ki, translation [çeviri] diye çevrilebilecek bir sözcük bu momente özgü adla eşanlamlı olur. Freud’un anlatımına göre, taşınma işi, rüyanın merkezinin rüya düşüncelerinin merkezinden farklı olmasına yol açan şeydir. Rüya düşüncelerine yayılmış belirli öğelerin kıymeti rüya içeriğinde korunmaz; rüya düşüncelerine yayılmış en kıymetli öğeler kıymetlerinden yoksun kalır, ve onların yerine rüya düşünceleri zemininde çok az kıymet iliştirilmiş başka öğeler geçer. Demek ki bu iş tek tek öğelerin psişik yoğunluklarını [intensity] taşımaktan ibarettir [**], Freud’un kendi botanik kitabı rüyasında olduğu gibi; burada, rüya düşüncelerinde “meslektaşlar arasında hizmet kaynaklı mecburiyetlerden çıkan karışıklık ve çatışmalara” ilişkin öğe, “botanik” öğesine taşınmıştır (bkz s. 183-189). Freud bu işi adlandırırken, rüya işindeki bu momenti adlandırırken iki terim kullanır: Verschiebung (displacement, taşınma) ve ayrıca Übertragung, ki transference [aktarım] diye çevrilebilir ama translation [çeviri] diye de çevrilebilir – özellikle ortak etimoloji düşünülürse (Latince transfero). Freud’un bu Übertragung‘un sonucunu ifade edişi, sözcüğün translation diye çevrilmesine ek bir teminat verir: “bunun sonucunda rüya içeriği ile rüya düşünceleri arasındaki metin farkı [Textverschiedenheit] ortaya çıkar” (s. 307). Bunları birer metin sayarak Freud rüya düşünceleri ile rüya içeriği arasındaki farklılığa yol açan şeyin –aslında örtük içerikten farkı içinde belirtik rüyanın bizzat biçimlenişine yol açan şeyin– çeviri olduğunu ilan etmektedir.

Yine de, rüya işindeki tek tek momentlere (yoğuşma [condensation], taşınma [displacement], temsil edilebilme) sınırlar çizmeyi sürdürürken, Freud, nihayet rüya içeriğindeki bir öğenin, bir tür içeriğin, hiçbir rüya düşüncesiyle ilintili olmadığı sonucuna varır. Bu öğe, rüyanın içinde, rüyaya belli bir eleştiri yapan, içeriğine belli bir direnç belirten öğeler arasında oluşur. Elbette Freud ısrarcıdır: Rüyayı görenin diyelim ki rüyasından şaşkınlığa düştüğü veya sinirinin bozulduğu hatta bazen içeriğiyle irkildiği eleştirel çalkantıların çoğu, tepki verdikleri rüya içerikleri gibi, rüya düşüncelerinden türemişlerdir. Yine de o, rüya içindeki bazı eleştirel yanıtların buradan türetilemeyeceğini, bunların hiçbir rüya düşüncesiyle ilintili olmadığını kabul eder. Freud rüyalarda oldukça sık karşılaşıldığını söylediği bir eleştiriden, artık dilsiz, duygusal bir çaba olmaktan çıkıp “Ne de olsa bu bir rüyadan ibaret” bildirisinde ifadesini bulan bir eleştiriden söz eder. Böyle bir örneği açıklarken Freud sansür kavramına başvurur, psişik bir sansürün rüyalarda kesinlikle işletildiği varsayımına başvurur. Rüyaların Yorumu‘nda bu varsayım aksiyomatiktir; bu işletim ne sorgulanır ne de özen ve titizlikle analiz edilir. Rüya bozumunun ardındaki sansür mefhumunu tanıtırken Freud’un bu sansürle politik durumlarda işletilen sansür arasında detaylı bir benzeşim kurması önemsiz değildir, ki politik sansür karşısında politik yazarlar ancak kinayeli konuşarak ya da sakıncalı görüşlerini kamuflajla saklayarak sözlerinin tamamen baskılanmasından kaçınabilirler. Freud şöyle der: “Sansür görüngüsü ile rüya bozumu görüngüsü arasında en ince detayına kadar izlenebilen tekabüliyet, bize bu ikisine benzer önkoşullar getirme hakkını verir” (s. 160).

Gerçekten denebilir ki sansür mefhumu Freud’un metnindeki birincil aksiyomlardan birisidir, zira rüya işinin rüya düşüncelerinin rüya içeriğine çevrilmesinden oluştuğu şekiller içinde bile –birincil şekiller: yoğuşma, taşınma, temsil edilebilirlik– çeviriyi harekete geçiren şey, rüya işini gerekli kılan şey, sansürün işletilmesidir. Rüya düşünceleri sansür altına girdikleri için, sansür altında politik yazarların görüşlerindeki gibi, ancak yeterince kamufle olmuşlarsa rüya içeriği olarak bilince çıkabilirler. Başka bir dile çevrilirmiş gibi, farklı bir şeye çevrilerek kamufle olmuş olurlar. Sanki politik yazarlar metinlerini ancak iktidardakilerin okuyamayacağı bir dile –ya da en azından, böyle yazarların hep yaptığı gibi, sahici niyeti okunaksız kalacak bir hikayeye– çevirerek yayınlayabiliyorlar gibidir.

Rüyada olduğu halde rüyaya karşı ifade bulan eleştiride, “Ne de olsa bu bir rüyadan ibaret” sözlerinde ifade bulan eleştiride, sansürün rolü içeriğin bir çevirisini gerektirmek veya harekete geçirmek değil, ona doğrudan müdahale etmektir. Freud bu sözü sansürün edeceği bir söz sayardı, habersiz yakalandığında, sakıncalı içeriği baskılamakta ve olağan araçlarla yani çeviriyle kamufle etmekte çok geç kaldığında edeceği bir söz sayardı. Böyle örneklerde rüya düşüncelerinden türememiş bir şey rüyaya girer. Böylece rüya içeriğinin salt rüya düşüncesinden çevrilmiş öğelerden oluşmadığı görülür. Böyle örneklerde sansürün doğrudan müdahalesinden türeyen öğeler de ayrıca bulunacaktır, ihtiyat eksikliğini telafi etmek üzere, veya her halükarda şu veya bu eksikliği psişik sansür ekonomisinin dengesi yamulmamış olsun diye telafi etmek üzere laf arasına giren bir şey de bulunacaktır: “Kuşkusuz, sansür faili, şu ana dek ele aldığımız, rüya içeriğindeki kısıtlama ve atlamalardaki nüfuzunun yanısıra, araya katmalardan ve eklemelerden de sorumludur” (s. 471). Freud’un ikincil revizyon veya yeniden işleme (die sekundäre Bearbeitung) dediği şeyin bu ürünleri, belirli özellikler gösterir, şöyle der: bunlarda belirli bir canlılık yoktur, bellekte daha az kolaylıkla tutulabilirler, ve rüya içeriğinde bulunacakları noktalar her zaman rüya içeriğindeki iki parçayı bağlama işlevi görebilecekleri yerlerdir. En önemlisi, ikincil revizyonun hizmet ettiği amaç rüyanın yapısındaki ayırıların doldurulmasıdır: “Bu emeğin sonucunda rüya absürtlük ve tutarsızlık görünüşünü yitirerek akla uygun bir deneyim örüntüsüne yaklaşır” [dem Vorbilde eines verständlichen Erlebnisses] (s. 471-472).

Böylece ikincil revizyonda rüya çok derinden ve baştan aşağı yeniden işlemeye, Freud’un tarifiyle “uyanık düşünceyi andıran bir psişik işleve,” (s. 472) her halükarda rüyaya uyanık düşüncenin talep ettiği biçim ve tutarlılığı getiren bir işleve tabi tutulur. Yahut, daha kesin olarak, bu işlev rüya işindeki diğer üç momentin (çevirisel momentler: yoğuşma, taşınma ve temsil edilebilirliğin) ürettiği şeye biçim ve tutarlılık dayatır. Rüyaların Yorumu‘nda ikincil revizyona rüya işinin bir parçası olarak (dieses Stück der Traumarbeit [s. 471]) açıkça atıf yapmış olsa da Freud sonradan ikincil revizyonun aslında rüya işinin parçası olmadığını söyleyerek bu tayini niteleyecek, yeniden belirleyecektir [5]. İkincil revizyona dair denebilir ki, rüya içeriğinin biçimlenmesine katkı yapması ölçüsünde rüya işine aittir, ama rüya düşüncelerini çevirmemesi ölçüsünde, rüya içeriklerini onların biçim bozumundan üretmemesi ölçüsünde, daha ziyade biçimi bozulmuş içeriğe biçim dayatması ölçüsünde, öbür momentlerden ayrı kalır. Biçimi ve tutarlılığı tamir edilen rüya, anlamlı gözükür, bir anlama sahip gözükür (einen Sinn zu haben [s. 472]). Ama bu anlam, rüyanın içeriğine özgü, ona ait olan anlam değildir – ona ait anlamlardan birisi bile değildir; dayatılmış bir anlamdır ve hatta, Freud der ki, “rüyanın esas anlamından olabildiğince uzaktır” (s. 472).

İkincil revizyonun rüya işinin mantığını kurduğunu söyletecek nedenler vardır. Ama o halde eklemek gereklidir ki bu mantık, rüya işine özgü olan mantık –o mantık her neyse, öyle bir mantık varsa– değildir, rüya işinin ürettiği, yani (diğer) üç momentinin ürettiği çevirideki absürtlük ve tutarsızlığı saklamaya yarayan bir mantıktır. Bu mantık olsa olsa rüya işindeki momentlerden birisine ait sayılabilir, sonradan aslında rüya işinin parçası olmadığı söylenecek bir momente ait sayılabilir. Rüya işindeki bu mantık tam olarak rüya işindeki mantıkdışılığı saklamaya yarar.

Bu bakımdan rüya işinin mantığı sorusu anlam (Sinn) sorusundan ayrı tutulamaz. Buradaki mantık sözcüğü, düşünceyi çeşitli bakımlardan yöneten ideal yasaları belirlemiş bir disiplini adlandırmaz, bizzat o yasaları adlandırır; ama yasa biçimi altında değil, düşünce nesnesi olabilecek herşeyin o yasaları örneklemesi zorunluluğu altında o yasaları adlandırır. Başka sözlerle buradaki mantık, herhangi bir şeyin, bir içeriğin, şu veya bu bakımdan düşünülebilmesi için taşımak zorunda olduğu bağlantı biçimlerini adlandırır. Rüya işinde ikincil revizyon yoluyla kurulan mantık için bu, anlam bakımından bir düşünülmedir. Rüya işinin çevirisel momentleri ona bir absürtlük ve tutarsızlık görüntüsü verse dahi, ikincil revizyon yoluyla kurulan mantık onu akla uygun veya anlaşılabilir (verständlich) hale getirir. Fakat anlaşılabilir olan bir şey tam olarak anlamı olduğu için anlaşılabilirdir, çünkü anlayışa bir anlam öneriyordur. Çevirisel momentlerin ürününde absürtlük ve tutarsızlık, anlamdışılık görüntüsü olsa dahi, görünüşünde bir mantıkdışılık sergilese dahi, rüya içeriği ikincil revizyon yoluyla rüyayı anlamlı kılacak, ona anlam verecek bağlantı biçimleri edinir. Oysa bu anlam buradaki içeriğe ait değildir, yabancı bir anlam olarak sansürün gücüyle zorla ona uydurulmak zorundadır, ama o aynı zamanda “rüyanın esas anlamından olabildiğince uzakta” (s. 472) kalır. Rüya işinin bu mantığı fol [false] bir dayatmadır, fol bir anlamdır, yalancı bir mantıktır. [*3]

Fakat true bir anlamla karşıtlık içinde olmayan fol bir anlam olabilir mi? Freud rüyaların anlam taşıdığından, onlara özgü, onlara ait, onlara true bir anlam taşıdığından emindir. Rüyaların Yorumu‘nun başlangıcındaki eleştirel literatür taramasının ardından Freud’un yaptığı ilk hamle böyle bir anlamın önerilmesidir. Metnindeki başlığın da belirttiği gibi, üstlendiği görev “rüyaların yorumlanmaya [Deutung] yetkin olduğunu göstermektir”; ve devam eder, “‘bir rüyayı yorumlamak’ onun ‘anlamını’ belirlemektir” [heisst, seinen ‘Sinn’ angeben] (s. 117). Freud’un bunu üstlenmesi, rüyanın altında anlam bulunduğu varsayımına, rüyaların nihayetinde anlamdışı olmadıkları varsayımına bağlıdır. Bu varsayımdan emin olduğunu her açıdan belli eder; tartıştığı belli absürt rüyalar için dediği gibi “rüya içeriğindeki absürtlük sadece görünüştedir [ein Anschein] ve rüya anlamının derinlerine inmemizle birlikte yok olur” (s. 413). Fakat rüya anlamının derinlerine inme sürecine atıf yapmasıyla bile kabul etmiş olur ki, anlamın hepsi bir anda açığa çıkmayabilir, uzayabilir, derinleşerek ifade bulabilir, ve çeşitli momentleri –çeşitli rüya düşünceleri– ancak azar azar açığa çıkarılmaya uygun olabilir. Gerçekten Freud kabul eder ki, bir rüyanın altında yatan rüya düşüncelerinin hepsinin açığa çıkarıldığından hiçbir zaman emin olunmaz: “aslında bir rüyanın tamamen yorumlanmış olduğundan asla emin olunmaz; çözüm tatmin edici ve gediksiz gözükse bile, bir anlamın daha aynı rüya yoluyla kendisini duyurma imkanı her zaman vardır” (s. 282). Böylece rüyanın anlamı açık uçlu kalır; hesaba katılmadığını belirtecek hiçbir şey yokken dahi bir anlam daha her zaman meydana çıkabilir. Hiçbir yorumlama bitmiş ve kendi içinde tamamlanmış sayılamaz.

Freud’un anlamdaki bu açık uçluluğun bile ötesine gittiği pasajlar vardır. Rüyaların yorumlanmasının en uzak ama zorlu ve muammalı sınırına değinen iki pasaj vardır. Bunların ikisi de, Freud’un metninde birbirlerine çok uzak olsalar da, onun rüyanın göbeği dediği şeye atıf yaparlar. Birinci pasaj Irma’nın iğnesi rüyasının analizine Freud’un eklediği bir nottur. Bu bağlantı içinde, anlamın saklandığını, gizli anlamın hepsinin izlenemediğini ve rüyanın yorumlanmasında yeterince ileri gidilemediğini yazar (“um allem verborgenen Sinn zu folgen” [s. 130]). Sonra genelleyerek ekler: “Her rüyanın idrak edilemez [unergründlich] olduğu en az bir yeri vardır, diyelim ki bir göbeği vardır, bu yolla bilinmeyene bağlanmıştır” [durch den er mit dem Unerkannten zusammenhängt]. Sorulmak istenecek: Rüyanın bu göbeği nedir? Ama önce –bu soruyu imkanlı bir soru kılmak için bile– bu göbeğin bir ne, bir öz, bir anlam olduğunu belirlemek gereklidir, oysa rüyanın idrak edilemez olup bilinmeyene bağlandığı bu yerde şaibeli kalan şey tam olarak budur. Freud’un bu yerin ne olduğunu söylemeye kalkışmak yerine göbek mecazına başvurması pek şaşırtıcı değildir.

İki pasajın ikincisi Freud’un metninde çok sonradan, onun da kabul ettiği gibi “bütün yolların karanlığa götürdüğü” (s. 490) sonuncu bölümde gelir. Bu pasaj birincisindeki mecazları genişletir, aydınlık ve karanlık çehrelerini bu bileşime ekler: “En iyi yorumlanmış rüyalarda çoğu zaman karanlıkta bırakılması gereken bir yer kalır, çünkü yorumlama sırasında fark edilir ki, bu yerde bir düğüm [yumak, dolaşıklık: Knäue] ortaya çıkar, bu düğüm çözülmeyi reddeder ama rüya içeriğine de hiçbir katkı sunmaz. Bu, o halde, rüyanın göbeğidir ve bu yerin altında bilinmeyen yatar” (s. 503). Bir rüyada, ne kadar derinden yorumlanırsa yorumlansın, bir mutlak direnç yeri olabilir, çözülemeyen bir dolaşıklık, bilinmeyen ve bilinemeyeceği tahmin edilenle eşik noktası olabilir. Bu dolaşıklığın –şayet halen anlam düzenindeyse– ne anlamda “rüya içeriğine hiçbir katkı sunmadığı” merak konusudur. Acaba sırf dolaşıklık çözülemediğinden mi barındırdığı anlamlar açığa çıkarılamıyordur, ve dolayısıyla rüya işi yoluyla rüya içeriğine yaptığı katkılar gösterilemiyordur? Yoksa bu dolaşıklığın rüya içeriğine sunacağı hiçbir şey yok mudur, rüya içeriğine çevrilebilecek hiçbir rüya düşüncesi burada barınmaz mı, burası anlamın sona erdiği yer midir, öyle ki buranın altında yatan şeyler anlam ve anlayış düzenini önceledikleri için bilinemez midirler? Derrida bu soruyu özetler: “Çözülemeyen düğümün, ombilicin, anlamla [sens] mı dolu olduğu, yoksa kendi sırrı içinde, imlenebilir anlama olduğu gibi imleyene de radikalce heterojen mi kaldığı merak edilebilir, ayrıca analistin cesaretini koşullu veya kesin olarak kıran bu şeyin, analitik işin uzamıyla, yorumlama işinin (Deutungsarbeit) uzamıyla homojen olup olmadığı da merak edilebilir.” [6]

Bu anlamın sınırı sorusu, bu sınırın karakteri sorusu, başka bir kılıkta, henüz daha tasarlanmamış bir yönden geri dönecektir. Yine de, nasıl karar verilirse verilsin, hiç karar verilemez olduğu gösterilse bile, rüya işinin mantığı sorusu cevapsız kalmış olur, bir anlamda –anlam sorusuna indirgenmesiyle birlikte– dokunulmadan kalmış olur [*4]. Zira aynı ikincil revizyonun anlam dayattığı mantığın rüya işinden ayrı bir mantık olması gibi, ve bu bakımdan fol bir anlam, yalancı bir mantık olması gibi, rüyaların yorumu yoluyla açığa çıkmış olan anlam da rüya işinin sınırında yer alır, rüya işinin henüz başlamadığı bir noktada yer alır. Zira bir rüyanın anlamı, altında yatan rüya düşüncelerinden başka hiçbir şey değildir, ki bunlar da rüya işinde rüya işi yoluyla rüya içeriğine çevrilirler. Başka sözlerle rüyanın anlamı, rüya işinin kendi üzerine alacağı ve sansür gözetimi altında yeniden işlenerek –yani bozunarak– rüya içeriği olacak olan şeydir. Rüya işinin kendi anlamı –daha kesin olarak, mantığı– değildir bu. Rüyanın anlamı, rüya işini çeviri düzeninde önceler, onun çevirdiği şeydir, rüya işinde rüya işi yoluyla üretilerek ona özgü mantığı teşkil etmiş olan bağlantı biçimlerinden ayrıdır.

Fakat bir içerik veya sürecin mantığı eğer şu veya bu bakımdan düşünülebilmek için taşıması gereken bağlantı biçimlerinde yatıyorsa, rüya işinde bir mantık olduğu bile varsayılabilir mi? Çünkü rüya işindeki iş, biçim ve bağlantı kurmaktan değil, biçim bozup bağlantı koparmaktan oluşur. Farklı terimlerle, buradaki soru, bu biçim bozma ve bağlantı koparmaların düşünülebilir olup olmadıkları ve de ne bakımdan düşünülebilir olduklarıdır; zira rüya işinin gerçekleştirdiği bu şeyler belli ki tutarlı bir anlam birikimi olarak düşünülemezler.

Mantık disiplinindeki geleneksel yönergeleri izleyerek rüya işindeki mantığı belirlemeye kalkışabiliriz. Bu yönergeler konuşma ve muhakemeye dikkat etmeye çağırır; zira mantık disiplinine konu alınmış biçimler konuşma ve muhakemede somut halde bulunurlar. Mantık, konuşma ve muhakemeyi yöneten ideal yasaların nihai belirleyeni olsa bile, keşfedilmesi sırasında bu öncelik tersine çevrilecektir. Peki rüya işinde icra edilen konuşma ve muhakeme nasıl ele alınacaktır? Bunlar rüya işindeki mantığa erişmemizi sağlarlar mı?

Freud konuşma içeren rüyaları ele alır, konuşma burada düşünceden ayrılmıştır. Israrla belirtir ki bu örneklerde “istisnasız doğrulanan kurala göre, rüya konuşması, rüya maddesinde [dream-material] anımsanan konuşmalardan türer” (s. 304). Konuşulan sözler aynen kalmış veya biraz değişmiş olabilirler, ve öyle ya da böyle, anlamlarının değişmesi muhtemeldir. Böylece rüya işinin kendisi hiçbir konuşma neşretmez, olsa olsa rüya maddesinden devraldığı sözlerin anlam biçimlerini bozar. Freud’un yazdığı gibi: “Rüya işi yeni konuşmalar yaratmaya da yetkin değildir” (s. 406). Bu anlamda rüya işine ait hiçbir konuşma yoktur, sadece rüya maddesinden devraldığı konuşmanın biçimini bozması vardır. Freud bu bakımdan ısrarcıdır, analiz hep aynı şeyi sergiler: Rüya işi konuşmalardan salt fragmanları ele alır ve onlarla gayet rastgele (willkürlich) bir uğraş verir, en azından konuşmanın önceki haliyle kıyaslanırsa bu uğraş gayet rastgele gözükür.

Rüya işinde konuşma yetkinliği olmadığı gibi muhakeme yetkinliği de yoktur. Bu bağlantıda Freud daha bile ısrarlıdır: “Rüya içinde muhakeme işlevinin faaliyetine benzeyen bir an, rüya işine [der Traumarbeit] ait bir düşünme eylemi [Denkleistung] sayılmamalıdır; esasında o rüya düşüncelerinin maddesine aittir ve oradan hazır bir yapı olarak gelip belirtik rüya içeriğine geçmiştir” (s. 430). Yani çevirisel rüya işinin kendisinde –altta yatan rüya düşünceleri ve ikincil revizyonun çok farklı yollardan ona verdikleri ayrı tutulursa– kendi tabiatı itibariyle, ne konuşma ne de muhakeme vardır. Mantıksal biçimleri konuşmalarda ve muhakemelerde arayan geleneksel yönergeler, rüya işinin mantığına erişim kazanmamıza hiç yardım etmez.

Gerçekten, Freud’un doğrudan rüya işinin mantıkla ilişkisine dair söylediği şeyler de düşünülürse, herhangi bir anlamda –hatta anlam ötesi bile olsa– rüya işinde mantık olup olamayacağı epey merak konusudur. Zira Freud rüya işini öncelikle, rüya işini önceleyen mantığın sökülmesi, rüya düşüncelerinin arasındaki bağlantılarda yatan mantığın sökülmesi olarak betimler. Rüya işinin kendisinde, ikincil revizyon ilk hamleyi yapmadan önce, hiçbir mantık yokmuş gibidir; rüya işi, ikincil revizyonun getireceği biçim ve tutarlılık suretleriyle örtülecek mantıkdışı bir şeymiş gibidir.

Freud bunu betimlemek üzere, rüya düşüncelerinin karmaşık yapısı içinde her bir parçanın çok çeşitli mantıksal ilişkiler taşıdığını söyleyerek sahneyi kurar. Sonraki sahne rüya işidir: “Daha sonra bütün bu rüya düşünceleri yığını, rüya işinin basıncına tabi tutulduğunda, parçalar ters döndüğünde, kırıldıklarında, dalga dalga buz kütleleri gibi birbirlerine doğru itildiklerinde, şu soru belirir: Önceden bu yapıya biçim vermiş mantık bağlarına şimdi ne olmuştur … ki bu bağlar olmadan önermeleri de konuşmayı da anlayamayız?” (s. 310). Freud bir başlangıç cevabı sunar, geçici bir cevap: “başlangıçta [zunächst] şöyle cevaplamak gerekir: Rüyanın elinde rüya düşüncelerindeki mantıksal ilişkileri temsil edeceği hiçbir araç yoktur. Çoğu zaman bütün bu önermeleri gözardı eder ve üstüne çalışmak üzere yalnızca rüya düşüncelerindeki olgusal içeriği [den sachlichen Inhalt] devralır. Rüya işinin yok ettiği bağlantıların yeniden kurgulanması rüyanın yorumlanmasına bırakılmıştır” (s. 310-311). Rüya işi –bu başlangıç cevabına göre– rüya düşüncelerinin mantıksal yapısını söker; rüya maddesini gayet “[mantıksal] ilişkiden yoksun” bırakır (s. 335).

Fakat bu başlangıçtaki geçici bir cevaptan ibarettir. Freud, rüya işinin rüya maddesinin mantıksal ilişkilerini söktüğü iddiasını sürdürse de, öbür yandan şunu kabul eder: Rüya işi belirli mantıksal ilişkileri belli temsil şekilleri aracılığıyla bir anlamda hesaba katabilir. Freud bu süreci ressamlığa benzetir; resimde konuşma kullanamayan, ama resimdeki figürlerin ağzından parşömenler de çıkarmak istemeyen ressamların, ressamlığa özgü araçlar bularak figürlerin söylediği sözlerin niyetini –örneğin jestler yoluyla– ifade etmelerine benzetir. Rüya işi mantıksal bağlantıyı böylece eşzamanlılık aracılığıyla belirtir, rüya düşüncelerindeki tüm parçaları tek bir durum veya olay temsilinde yoğuşturarak [concentrating] belirtir. Freud bu gibi temsilleri, bir ressamın (Raffaelo) bütün filozof ve şairleri tek bir resimde (Atina Okulu) toplayarak temsil etmesine benzetir. Uzamsal yakınlık, rüyada olduğu gibi resimde de, başka bir düzende önem taşıyan ilişkilerin temsilini sağlayabilir; bu düzen ister mantıksal ilişkiler olsun, ister entelektüel sanatsal bir miras olsun.

Rüya işi özgül mantıksal bağlantılar için de bu gibi temsiller icra eder. Örneğin rüya düşüncelerinde düşünülen şeyler arasındaki sebep-etki ilişkileri [causal relations], rüya işinde, sebep ya da koşulun başlangıç rüyası olması, etki ya da koşullanan şeyinse ana rüya olarak sunulmasıyla temsil edilebilir. Sebep-etki ilişkilerini temsil etmenin başka bir yöntemi, bir imgenin (sebebin) bir diğerine (etkiye) fiilen dönüşümüdür. Freud sonuca bağlar: “sebep olma iki örnekte de ardından gelme [Nacheinander] ile temsil edilir, ilk örnekte bir rüyanın diğerini takip etmesiyle, ikincisinde bir imgenin aniden diğerine dönüşmesiyle” (p. 314).

Rüya işi alternatiflerin (“ya … ya da”) temsilinde daha etkisiz kalır. Alternatifler ya eşit hak taşıyan seçenekler olarak sunulurlar, ya da rüyanın iki yarıya bölünmesiyle temsil edilirler. Ama Freud’un en çarpıcı bulduğu şey –ve bunun gerçekten çok kapsamlı neticeleri vardır– rüya işinde karşıtlık ve çelişki kategorisinin (die Kategorie von Gegensatz und Widerspruch) temsil edilişidir: “Gözardı etmekle kalır. Rüyada ‘Hayır’ yokmuş gibidir. Özellikle karşıtları birlik halinde toplamayı ya da onları bir arada temsil etmeyi tercih eder” (s. 316). Benzerlik, uygunluk ve ortak özelliklerin temsilinde de bunun gibi bir araç kullanılır –ve Freud’a göre bu araç daha etkilidir–; bunlar yoğuşturma [concentration] ile temsil edilir, bu yollarla ilişkilenen her ne varsa birlik halinde bir araya toplanarak temsil edilir.

Rüyaların Yorumu‘nun son bölümünde Freud, rüya işinde rüya düşüncelerini bağlayan mantıksal ilişkilerin nasıl ele alındığı sorusuna döner. Bu soruyu tekrar sormaktaki öncelikli niyeti, bu mantıksal ilişkilerde neler olup bittiğini açıklamaktır, burada olanları, araştırmasının bu sonuncu ve çok farklı aşamasında psişe için önerdiği kuramsal temsilin terimleriyle açıklamaktır. Yaptığı açıklama gerileme [regression] kavramına dayanır: Psişik faaliyette gerileme, bir uyaranın, sistemin motor ucuna doğru gitmek yerine duyum ucuna doğru gitmesi ve nihayet algılar sistemine ulaşmasıyla olur. Bu uyarana motor bir yanıt yerine, halüsinatif bir yanıt verilir, Freud’un “gerileyici karakter taşıdığında” (s. 518) ısrar ettiği rüyalarda olduğu gibi. Mantıksal ilişkilerin kaybedilmesi, bu gerileyici karakter yüzündendir, bu gibi ilişkiler gerileme devresinin ötesinde kalırlar. Ama rüya işinin mantığı sorusu açısından, bu tartışmadaki en önemli nokta, Freud’un –rüyalarda bazı mantıksal ilişkilerin temsil edilebildiğine dair anlattığı herşeye rağmen– bu ilişkilerin kaybedildiğini ve temsil edilmekte zorluk çekildiğini kuvvetle doğrulamasıdır. Freud şöyle diyor: “Rüya sürecini hipotetik psişik aygıtımızın bir gerilemesi sayarsak, rüya düşünceleri arasındaki bütün mantıksal ilişkilerin rüya işi süresince kaybedilmesi ya da ancak zorlukla ifade edilebilmeleri, deneyle doğrulanan bu olgu, hemen açıklanmış olur. . . . Gerileme süresince rüya düşüncelerinin yapısı [Gefüge] kendi ham maddesine çözdürülür” (s. 519).

Yine de bu yapının bir izi kalır: Rüya işinin mantıksal kategorilerden biçimlediği temsiller. [7] Kaybedilen kategorilerin yerine çeşitli temsillerinin geçirildiği bu biçimleme–biçim bozma süresince tam olarak ne olur? Freud’un tarif ettiği örneklerin hemen hemen hepsinde, gelip bir kategorinin yerine geçen temsil, uzamsal ya da zamansal bir ilişkinin temsilidir. Böylece, genel olarak mantıksal bağlantılar, Freud’a göre, eşzamanlılıkla ya da uzamsal yakınlıkla temsil edilecektir. Özgül mantıksal ilişkilerin temsilinde de aynısı olur. Sebep-etki ilişkisi, ana rüyanın giriş rüyasını takip ettiği zamansal diziliş biçimi altında, sebebin etkiden ayrı tutulmasıyla temsil edilir; veya bir imgenin (sebebin) diğerine (etkiye) dönüştürülmesiyle, yani zamansal ardışıklık ve uzamsal örtüşmeyle temsil edilebilir. Zamanda ardışık iki eşit kısım, alternatifleri temsil edebilir. Benzerlikler de, karşıtlık/çelişkiler de, uzamzamansal yoğuşturmayla temsil edilir. Böylece her seferinde ilgili kategoriye tekabül edecek bir şey rüya işi yoluyla gelir; bu şey kategorinin yerini alacak ve bir bakıma onun yerine işlev görecektir. Kategorinin bu temsilcisi, onu örneklendiren bir imgeden ibaret kalmaz, bu temsilci daha çok bir şemadır; imge ve rüya maddesine sözkonusu kategoriye tekabül eden uzamzamansal düzenlemeyi veren bir şemadır bu. Bu noktada uzam/zamanın kategorik veya aşkınsal belirlenimleri konusuna girilmesi, yani Kant’ın aşkınsal şemalarındaki gibi belirlenimlerden bahsedilmesi münasip olacaktır. [8] Demek ki rüya işinin mantıksal kategoriler bakımından gerçekleştirdiği şey tam anlamıyla bir şemalaştırmadır; rüya düşüncelerindeki her bir mantıksal bağlantı yerine, rüya işi, ona tekabül edecek bir şemayı geçirir. Felsefe tarihine atıfla, kavram ile şema [9] arasındaki devasa fark düşünülecek olursa, Freud’un –bu tarihi gözden geçirmemiş olarak, elbette çok farklı nedenlerle– mantıksal bağlantıların rüya işinde “ancak zorlukla” temsil edilebildiğini bildirmesi bizleri şaşırtmaz.

Demek ki rüya işinin mantığı şemalaşmış bir mantıktır, şemalar mantığıdır, çeşitli mantıksal kategorilere tekabül eden uzamzamansal belirlenimlerin mantığıdır. Ama geleneksel felsefi mantığa göre ya da Freud’un sıklıkla uyanık düşünce dediği şeye göre ölçülürse bu şemalar mantığına ister istemez mantıkdışılık sirayet etmiş gibi gözükür. Ayrışmasını belirtmek için buna yörüngedışı [exorbitant] bir mantık, antik ontolojiden köklenen felsefi mantığın yörüngesi dışında kalan bir mantık denebilir. Farklılığın silinmesini hoşgören hatta onu kurgulayan bir mantık olması anlamında yörüngedışıdır; örneğin sebep-etki şemasında bir imgenin daha farklı bir imgeye dönüşümü üretilebilir, sanki birbirlerinden farklı değilmişler, birbirlerinin yerine geçebilirmişler gibi, birinin diğerine dönüşümü üretilebilir. Karşıtlık ve çelişkiye (Gegensatz und Widerspruch) şema verilmesinde bu mantık belki daha bile yörüngedışıdır – ya da bu yörüngedışılığın paradigmasını veren anlamda yörüngedışıdır. Freud rüya işinin bu mantıksal bağlantıyı “gözardı etmekle kaldığını” söyler, orada “‘Hayır’ yokmuş gibidir.” Daha kuvvetli çelişkilerde, Freud’un dediğine göre iki çelişkili terimden ya birinin ya öbürünün –felsefi mantığa uygun olarak– reddedilmesi gerekliliği gözardı edilmekle kalır, felsefi mantığa göre terimlerden ya birine ya öbürüne söylenmesi gereken “Hayır”, rüya işinde yokmuş gibidir. Çelişkinin şemalaştırılması felsefi mantığın asla –mutlak anlamda asla– hoşgöremeyeceği şeyin icra edilmesinden oluşur: Çelişkili terimleri bir birlik halinde toplar, birlikte olmalarına olanak verir, bu çelişkili halleri içinde onları bir arada tutar. Felsefedeki mantığa ya da uyanık düşünceye göre ölçülürse, yaygın etki gösterecek bu şemayla birlikte, rüya işi mantığı mantıkdışından hemen hemen ayırt edilemez olur. [10]

Çelişkili karşıtlar yan yana tutulursa, çelişkili karşıtlar halinde kalacakları bir birlik içinde birbirlerine bağlanırlarsa, o halde, olağan standartlara göre, truth imkanının kendisi baltalanır, düşünce ve söylemin asli yasası olan çelişkisizlik yasası ihlal edilmiştir. Denebilir ki rüya işi kendi mantığıyla –öncelikle de çelişki şemasıyla– felsefi mantık ve uyanık düşünce standartlarına göre truthun bittiği bir noktaya tutturulur, Freud’un rüyanın göbeği dediği bu yerde truth, en az anlam kadar kesin bir kararla biter. Rüya işinin de bir göbeği olduğu görülür.

Rüya işindeki mantıksal garipliklerin Rüyaların Yorumu‘nun neredeyse başlangıcından beri şekillendikleri görülebilir. Freud Irma’nın iğnesi rüyasını –kendi rüyasını– analiz ettiğinde, ki metinde ilk ele aldığı rüyadır, içedönük [intrinsic] bağdaşmazlıklar [inconsistency] [*5] işletildiğini belirtir. Şöyle der: “Irma’nın hastalığına dair açıklamalar” –yani analizle bir bütün olarak açığa çıkan açıklamanın çeşitli momentleri– “beni [hastalanmasının suçundan] temize çıkarmakta elbirliği yapsalar da birbirleriyle bağdaşır değildirler, aksine birbirlerini dışlarlar” [schliessen einander aus] (s. 138). Freud bunu “komşusunun kazanını [*6] ona hasarlı halde iade etmekle suçladığı adamın sunacağı savunmayla” kıyaslar (s. 138-139). Derrida’nın verdiği adla bu “kazan mantığı” [11] rüya işindeki mantığı örneklendirir. Freud’un utanma rüyası dediği çıplak kalma rüyasında yine aynısı bulunur. Böyle rüyaların olmazsa olmazı “sıkıntı veren utanç duygusudur, çıplaklığı gizleme isteğiyle genelde hareket etmeye çalışıp becerememe duygusudur.” Öbür yandan “orada bulunarak utanç hissettiren insanlar hemen hemen her zaman yabancıdır, yüzleri belirsiz bırakılmıştır”; ve en önemlisi, “bu insanlar umursamaz.” Çelişki buradadır: “Bu aralıkta rüya görenin utanıp sıkılması ile öteki insanların umursamaması, rüyalarda sık karşılaşılan türde bir çelişkiyi üretir. Sonuçta rüya görenin hissine uygun olabilecek tek şey, yabancıların şaşkın bakışlarla ona gülmeleri ya da öfkelenmeleri olurdu” (s. 248). Yani burada çelişkili karşıtları rüya içinde birbirine bağlayan bir mantık vardır. Burada yine rüya işinin yörüngedışı mantığı işletilir.

Rüyaların Yorumu‘nun en son kısmında Freud bu konuya döner: “Birbiriyle çelişen düşünceler birbirini geçersiz kılmayı amaçlamaz, yan yana durmakta inat ederler, çoğu zaman sanki hiçbir çelişki yokmuş gibi bileşerek yoğuşum ürünleri olurlar, ya da mantıksal düşünüşümüzde asla affetmeyeceğimiz tavizler biçimini alırlar” (s. 566). Yine bu yörüngedışı bir mantıktır, mantıkdışılıktan ayırt edilemezliğin sınırında duran bir mantıktır: Rüya işinin mantığı böyledir.

Fakat rüya düşünceleri bundan çok başkadır. Freud, rüya düşüncelerinin rüya işine tabi tutulmadan önce rasyonel bir biçim taşıdıklarında ısrar eder (Freud’un ifadesi: “die vorher rationell gebildeten Traumgedanken” [s. 566]). Rüya düşüncelerini daha çok korrekt diyerek nitelendirir. Bunu en açık belirten pasaj şöyle, ki Freud’un metninde sonlardadır: “Demek ki rüyaların biçimlenişinde özce farklı iki psişik sürecin rol oynadığını söyleyen içgörüyü inkar edemeyiz; bu süreçlerden birisi kusursuz correctlikte [*7] rüya düşünceleri yaratır, bu düşünceler normal düşünüşteki kadar geçerlidirler [gleichwertig]; öbür sürecin bu düşüncelere davranışı gayet incorrect ve rahatsız edicidir.” Sonra Freud ikinci süreci sahici ya da esas rüya işi (die eigentliche Traumarbeit) diye özdeştirir, ve ayrı tutulduğunu, yalıtıldığını, tecrit edildiğini (abgesondert) belirtir.

Bu bakımdan en dikkate değer nokta Freud’un rüya düşünceleri ile düşlem (Phantasie) arasında önerdiği ilişkidir. Scherner’in Rüyaların Yorumu‘nun ilk bölümünde tartışılan görüşüne atıfla Freud şöyle yazar: “Rüya düşleme biçim vermez, rüya düşüncelerinin biçimlenişindeki en büyük pay düşlemin bilinçdışı faaliyetine aittir” (s. 562). Gerçekten bu en dikkate değer noktada Freud, rasyonel biçim taşıyan, correct ve normal düşünüş kadar geçerli olan bu rüya düşüncelerinin, büyük ölçüde düşlem ürünü olduklarını belirtir. Fakat Phantasie, daha genelde hayal gücü [imagination] denen şeyin adlarından yalnızca birisidir. Rüya düşüncelerinin biçimlenişindeki en büyük pay hayal gücüne aittir, bilinçdışı bir hayal gücü faaliyetine aittir.

Mesele şudur: Rüya düşüncelerinin biçimlenişinde işletilen hayal gücü, rüya işinin dışında tutulabilir mi? Freud’un rüya işinde kullanılan çeşitli temsil şekillerini tartıştığı bir pasaj bunun aksini belirtir. Bu pasajda Freud çoğu zaman rüyalara düşlemsel bir karakter (ein phantastisches Gepräge) veren karışım biçimlerinin [composite formations] yaratılışını ele alır. Şöyle yazar: “Bir rüyada karışımlar biçimleyen [Mischbildung] psişik süreç, belli ki, uyanıkken bir centaur ya da ejderhayı temsil ya da tarif etme [uns vorstellen oder nachbilden] sürecimizin aynısıdır” (s. 321). Fakat rüya işine kabul edilen bu süreç, düşlem sürecinden, hayal gücü sürecinden ibarettir. O halde rüya işi belki de Freud’un isteyeceği kadar ayrı tutulamayacaktır, rüya düşüncelerini rüya işinden ayrı tutan sınır zannedildiğinden daha kırılgan, daha istikrarsız gözükür.

Yine de eğer hayal gücü Freud’un kabullenmiş olduğu gibi rüya işiyle iştigal ediyorsa, bu iştigalin herhangi bir sınırı olacak mıdır? Rüya işindeki mantığın bir hayal gücü mantığı olduğunu ne ölçüde söyleyebiliriz? Zira böyle bir şemalar mantığını üreten şey hayal gücünden başka ne olabilir ki – kabul edelim, Kant’ın dediği gibi “kendi içinde şema her zaman bir hayal gücü ürünüdür” ve şemacılık “insan canının [soul] [*8] derinlerine saklanmış bir sanattır.” [12]

~~~

Notlar

[1] Sigmund Freud, Die Traumdeutung, Studienausgabe cilt 2 (Frankfurt a.M.: s. Fischer, 2000), 429. Çeviriler bana ait, gerçi Joyce Crick (The Interpretation of Dreams [Oxford: Oxford University Press, 1999]) ve James Strachey’in (The Interpretation of Dreams [New York: Avon Books, 1965]) çevirilerine sık sık başvurdum. Bu çalışmaya yapılan sonraki atıflar metinde Studienausgabe cilt 2 sayfalarına göre verilmiştir.

[2] Neue Folge der Vorlesungen zur Einführung in die Psychoanalyse‘inde, 1932’de. Studienausgabe cilt 1, 453.

[3] Freud’un rüya düşünceleriyle rüya içeriğinin birlikte “bizim karşımızda durduğu” zannından çıkan zorlukları halihazırda içeren bu dairesellik sorunu, Derrida’nın “çevirinin mecazi kavramı”nın sınırına dair sorduğu aynı soruyu hermenötik bir şekilde formülleştirir. “Freud ve Yazının Sahnesi”nde Derrida şöyle yazar: “Burada yine, çevirinin (Übersetzung) veya deşifrenin (Umschrift) mecazi kavramı tehlikelidir, yazıya atıf yaptığı için değil ama, orada hazır bulunacak bir metni önşart koştuğu için, bir heykel, yazılıtaş veya arşivin dingin mevcudiyeti gibi hareketsiz bir metinde imlenen içeriği, başka bir dilin, önbilinç veya bilinç dilinin öğesine zararsızca taşıyabileceğini önşart koştuğu için tehlikelidir.” (Jacques Derrida, L’Écriture et la différence [Paris: Éditions du Seuil, 1967], 312-313).

[4] Freud’un aklında özellikle psişenin bütünsel şematik temsili vardır, tanıtmak üzere olduğu bu temsil son bölümdeki söylemin çoğunu yönetir. “Karanlığa götüren” yollara yaptığı atıfı izleyerek şöyle yazar: “psişik aygıtın yapısına ve burada iş başındaki kuvvetlere dokunan spekülatif [mit Vermutungen streifen] yeni bir varsayımlar kümesini öne sürmeye mecbur kalacağız, ama onları ilk mantıksal bağlarının çok ötesine kaçırmamaya özen göstermek zorundayız, yoksa değerleri belirsiz kalıp yitirilecektir” (490).

[*] ç.n. “Operate” kökünün olduğu her yerde “işletme/işletim” demeye dikkat ettik.

[**] ç.n. ~yoğunluk~ diye bir şey varken intensity terimine “yeğinlik” demeye gerek duymadık.

[5] James Strachey kendi Rüyaların Yorumu çevirisinde buna dikkat çeker, 528 n. 1.

[*3] Burada çok ilginç bir şey yapıyoruz, wrong ile de karıştırılarak Türkçe’ye hep “yanlış” diye çevrilmiş olan false terimini “fol” diye çevirerek tüm ahlaki yüklerinden kurtarıyoruz. “Ortada fol yok yumurta yok” deyiminden bildiğimiz “fol” sözcüğü Vikipedi’de şöyle tanımlanmış: “Tavuğun istenen yere yumurtlaması için o yere konan yumurta ya da yumurtaya benzeyen şey.” False ile fol arasındaki ses benzerliğinin yanısıra, Slavoj Žižek’in büyük Ötekini tavuğa benzettiği fıkraya atıfla da buradaki mecaz desteklenebiliyor (“Buğday başağı olmadığımı artık ben tabii ki biliyorum ama ya tavuk da bunu biliyor mu?”). “Fol” gibi basit bir karşılık bulamadığımızdan true terimini aynen bıraktık. Hem fazla yüklü hem de buradaki anlamla uyumsuz olduğundan “hakiki” demek istemedik.

[6] Jacques Derrida, Résistances de la psychanalyse (Paris: Galilée, 1996), 29.

[*4] Yazarın durduk yere “would” demeye başlamasıyla birlikte makalenin başından beri “would” kipiyle kodlanan belirsizlik burada “anlamın sınırı sorusu” adı altında yüzeye çıkmış oluyor. Bu kiple kodlanan belirsizliği fazla ötelere atmamış olmak için makaledeki “would”ları “-mış olmak” diye çevirmiş olmaya çalıştık, bunun tek istisnası “Freud bu sözü sansürün edeceği bir söz sayardı” olmuş oldu. Ek not: Yazıda “would” kipiyle kodlanarak “anlamın sınırı sorusu” olarak rüyanın göbeğiyle ilişkilenen şeyin Lacancı terminolojideki ~birsel özellik~ [einziger Zug, trait unaire, unary trait, single stroke] olduğunu söyleyebiliriz. Bkz. Entropi üzerine (Jacques Lacan)Renk nedir? (çeviri derlemesi).

[7] Önceden belirtildiği gibi Freud karşıtlık ve çelişkiye atıfla Kategorie sözcüğünü kullanır.

[8] I. Kant, Kritik der reinen Vernunft, A137/B176—A147/B187.

[9] Kavram ile şema arasındaki ilişki, çok karmaşık bir rotayla, Plato’nun Timaeus‘unun merkezinde kısaca sergilenen farklılığa, akla uygun εδη ile χώρα arasındaki farklılığa kadar gider. Şuradaki tartışmama bkz. Chorology: On Beginning in Plato’s “Timaeus” (Bloomington: Indiana University Press, 1999), özellikle 154-155.

[10] Freud şöyle yazar: “‘Rüya işi’ adını verdiğimiz her şey correct [*7] olduğunu bildiğimiz psişik süreçlerden o kadar uzak gözükür ki, yazarlarımızın rüya görmede psişik performansın düşüklüğüne dair en ağır yargılarını bile kusursuzca haklı ve uygun görmeden edemeyiz” (563)

[*5] ç.n. “Inconsistency” genelde “tutarsızlık” diye çevriliyor ama biz “bağdaşmazlık” demeyi tercih ettik çünkü “incoherence”ı “tutarsızlık” sayıyoruz. Bu kökün en sık kullanımı “bir şeyden oluşması” anlamında “consist of/in” denmesidir, bunun da tutarlı olmakla hiçbir ilgisi yoktur.

[*6] ç.n. Freud’un “Kessel” dediği, İngilizceye ve Zizek’in metinlerine “kettle” diye geçen bu nesneye neden Türkçede “kazan” demeyi tercih ettiğimizi tahmin etmişsinizdir.

[11] “la logique du chaudron(Résistances de la psychanalyse, 19) ifadesi İngilizce çeviride “kettle logic” diye alınmıştır: Resistances of Psychoanalysis, çev. Peggy Kamuf, Pascale-Anne Brault ve Michael Naas (Stanford: Stanford University Press, 1998), 6.

[*7] ç.n. “True/truth” ile benzer sebeplerle “correct/incorrect”i çevirmeden bıraktık.

[*8] ç.n. Ruh “spirit” olduğundan “soul” can oldu. Bu ayrımı basitçe “ruh canın hareketidir” diyerek açıklayabiliriz.

[12] Kant, Kritik der einen Vernunft, A140/B179—A141/B180.

~~~

(Rereading Freud kitabının “The Logic and Illogic of The Dream-Work” başlıklı ilk bölümüdür)

Rüya işinde mantık ve mantıkdışı — John Sallis” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s