Hatırlamak & Unutmak — Russell Grigg

LC

LCEXPRESS Lacancı Pusula’nın yeni biçimini sunar. Hem klinik için hem de çalışma günleri ve konferans buluşmaları öncesinde erişilmek üzere önemli metinleri dinamik vakitlerde sunmayı hedefler. Kuramsal çalışmalar ve klinik pratikler yayınlayan LCEXPRESS hem Lacancı geleneğin uzundur bilinen kavramlarını hem de yeni bıçak sırtı [cutting edge] formülleştirmeleri vurgulamaktadır.

lccom

Precis

Bu kışkırtıcı ve özenle inşa edilmiş makalesinde Russell Grigg hem Freud hem de Lacan’ın yas ve melankoli kavramlarını gözden geçirerek bu terimlere dair anlayışımıza müdahale ediyor. Grigg öncelikle yas işinin kaybedilmiş nesnenin silinmesiyle sona erdiğini kabul eden Freudcu mefhuma karşı çıkıyor ve bize Freud’un kendi kızının ölümünden sonra yaptığı gözden geçirmeyi hatırlatıyor. Lacan’ın çalışmasını temel alarak “anılaştırma” [memorialization] terimini öneren Grigg’e göre nesnenin anılaştırılması, “nesnenin yok oluşuna dair Öteki’nde, simgeselde bir kayıt bırakılmasını şart koşar.” İkinci olarak Grigg melankoli ve psikoz arasındaki koşutlukları belirtiyor. Lacan’da a nesnesinin icadından sonra psikoz mefhumunun genişlediğini, istila edici imgesel keyfiyet (Schreber’deki gibi) odağından çıkıp nesnenin gerçeğiyle dolaysız yakınlaşmaya odaklandığını gösteriyor, ve Grigg melankolide cereyan eden şeyin aynen bu gerçekle karşılaşma olduğunu öne sürüyor. Grigg’in açıklamasına göre anılaştırma, nevrotiğin a nesnesine karşı korunmasını tamir edecek fallik bir işlevin yeniden inşa edilmesi boyunca yas işine yardımcı olur. Fakat, melankolide nesnenin gerçeğini örten suretler düşer, yani melankoli sonu gelmez bir yas değildir, daha çok, gerçek olanla kaçınılmaz bir yüzleşmedir.

Nancy Gillespie, Eş-Editor

Hatırlamak & Unutmak

Russell Grigg — Mayıs 2016 — LC EXPRESS 3(2)

“Yasta ‘başarı’ nedir? Hatırlamakta mı yatar yoksa unutmakta mı?”
Julian Barnes

Yas nedir? Sahiden, bir insanın sevdiği birini kaybettiğinde, yani gerçekten sevdiği birini kaybettiğinde başından geçen bu olay nedir?

Ve bir soru daha. Artık yas tutmamak nedir? Sevip kaybetmiş insan ‘en sonunda,’ nihayet kederinin üstesinden geldiğinde, dedikleri gibi ‘hayatına devam edebildiğinde,’ kendini ne halde bulur? Acaba kaybının üstesinden gelmiş midir? Bir anlamda, evet, elbette, kaybının üstesinden gelmiştir. Ama eğer bu kaybedilen kişinin unutulduğu anlamına geliyorsa, o zaman, hayır, sevilip kaybedilen kişi unutulmamıştır. Kaybın acısı hafiflerken bile, hatırası kalır.

Savım şu ki kaybedilmiş kişi kederlenmenin sonunda unutulmuş olmaz, anılmış [commemorated] olur. Ve işte bu anma işinden bahsetmek istiyorum.

Freud konuyla ilgili klasik makalesinde yas hakkında çok tuhaf bir şey söyler. Savı bilirsiniz: Yasta libidonun nesneye bağlandığı hatıraların her birisi ele alınarak aşırı yükleme [hypercathected] yapılır ki libido onlarla bağını koparabilsin ve süreç sonunda Ben [ego] “gene serbest ve ketlenmemiş [free and uninhibited again]” kalabilsin [1]. Benim savım bu iddiaya karşıydı: Bu yorumun doğru olmadığı o kadar bariz ki Freud’un böyle demiş olması bana garip geliyor. En gündelik gözlemde apaçık görülür ki yas her zaman geride izler bırakır, sıklıkla sevilen kişiye dair acı veren anılar biçiminde. Anıların verdiği acı zamanla körelse dahi, anma gibi özel günlerde yeniden su yüzüne çıkmaya eğilimlidir, ayrıca en beklenmedik şeylerle bağlantı içinde aniden belirebilirler: Bir film, bir parça giysi, bir tatil anısı, hatta yeni bir aşkla bile. Kaybedilen nesnenin tamamen gözden kaybolması nadirdir; bir kez sevilip kaybedilmiş nesnenin terk edilmesi muhtemelen asla iz bırakmadan olmaz. Oysa Freud’a göre yas, insanın kaybedilen nesneye dair hatıralarla bağını koparma sürecini içerir ve bu süreç ne kadar yavaş ve acı verici de olsa status quo ante‘ye [önceki duruma] geri dönülecektir. Dediğine göre ‘normal vakada’ nesneye yatırılmış libido geri çekilir ve yeni bir nesneye yeniden tayin edilir. Patolojik vaka olan melankolide ise kaybedilen nesnenin, “nesnenin gölgesinin Ben üzerine düştüğü” [2] yerde kaldığını söyler. Oysa normal yasta bile kaybedilen nesne her zaman Ben üzerine gölgesini düşürür. İnsanın nesnenin zaptından serbest kalıp yeniden yaşayıp sevebildiği zaman normal yas sürecinin bittiği doğru olsa bile, Ben, kaybedilmiş nesneyi belirten izi asla tamamen kaybetmez.

Aslında Freud kaybedilmiş sevgi nesnesinin asla tamamen terk edilmediğini ve başka bir şeyle değiştirilemediğini fark etmişti. İlginçtir, Freud’un bu gerçeği fark etmesi ancak beşinci çocuğu Sophie’nin 1920’de yirmialtı yaşında İspanyol gribinden trajik ölümüyle olmuştu. Sahiden farkına varmıştı: Nesneyle bağlılığın sürerek nesneyi canlı tutmasının nedeni –bir anlamda onu anılaştırmasının nedeni– nesneye duyulan sevgidir. Aynı yıl 4 Şubat 1920’de Ferenczi’ye yazdığı mektupta “altından kalkılamaz narsisistik hakaret”ten bahsetmişti [3]. Ardından, dokuz yıl kadar sonra 11 Nisan 1929’da benzer bir kayıp geçiren Ludwig Binswanger’i teselli ettiği mektupta Freud şöyle yazmıştı: “Böyle bir kaybın ardından hissettiğimiz akut acının kendi akışını izleyeceğini biliriz, ama tesellisiz kalacağımızı ve asla yerine geçecek bir şey bulamayacağımızı da biliriz. Yerini almak üzere ne gelirse gelsin, o yeri tamamen dolduracak olsa bile, başka bir şey olmakla kalır. Ve bunun böyle olması gerekir. Terk etmek istemediğimiz bu sevgiyi kalıcılaştırmanın tek yolu budur.” [4]

“Ve bunun böyle olması gerekir,” diye yazar Freud. Yas, nesnenin insanın hayatındaki mevcudiyetini sona erdirmez ve sona erdirmemelidir. Kaybedilmiş nesneye yas tutma süreci, kaybedilen insanı ve onunla ilişkiyi anılaştırmaya yönelik ısrarcı bir dürtüyle el ele gidebilir. Sanki o insana ve onunla kurulan bağa duyulan saygıdan dolayı, insan, nesneyle kurduğu bağın anısını sürdürmeyi kafasına koymuş gibidir, öyle ki nesnenin ömrü psişik yas işinin ömründen daha uzun sürebilir. Anmak, başkalarının anısını taşımak, yas ve kaybın köklü bir özelliğidir. Goethe’nin şöyle yazdığı söylenir: “İki kere ölürüz: ilki kendi ölmemiz, sonra da bizi bilmiş ve sevmiş olanların ölmesi.” (Goethe’nin ironisi istisna) Sevilip kaybedilmiş olanların izini yaşayan anılar gibi canlarımızda taşırız.

Yas sona erdiğinde nesne gene bir anlamda muhafaza edilmiştir; ve bunun böyle olması gerekir. Sevilip kaybedilmiş bir insanın ısrarcı hatırasıyla gelen sıkıntı az da olsa çok da olsa, kayıp geçiren kişinin kaybettiği insanı unutmak istemesi söz konusu olamaz. Dahası, kayıp sonrasında tecrübe edilen üzüntü, pişmanlık ve acı, kişinin kendine duyduğu saygıyı hiç etkilemeyebilir. Sevilen birinin kaybıyla kişinin hayatı yoksunlaşabilse dahi, kendine verdiği kıymetin bu nedenle küçülmesi gerekmez.

Yas, önemli bir anılaştırma itkisine ifade verir; matemlilerin –arkadaşlarının ya da sevdikleri kişinin ölümüyle bir anlamda geride kalanların– yine matemlilerden talep ettiği ölüye saygı ifadesi gibi bir anılaştırma itkisine ifade verir.

Julian Barnes kederli insanın ikilemine etkili bir ifade verir: Yasta ‘başarı’ nedir, diye sorar? Hatırlamakta mı yatar yoksa unutmakta mı?

Kederlenen kişinin yasını bir maneviyat altında gördüğü açıktır. Yas tuttuğumuzda kaybımızdan narsisistik acı duymakla kalmayız (Freud’un dediği “narsisistik yara” budur), aynı zamanda kaybedilen insanın hatırasıyla manevi bir bağ kurarız – bağlılık da diyebilirsiniz. Ne tür bir bağlılıktır? Evet, onların hatırasına bir bağlılığımız vardır, böyle deriz. Sevmiş olduğumuz nesneyi anılaştırmaya yönelen bir bağlılığımız vardır, ve bu anılaştırma için onun simgeselde bir şekilde işlenmesi gerekir. Kaybedilenin anılaştırılması, Öteki’nde, simgeselde, nesnenin yok oluşuna dair bir kayıt bırakılmasını şart koşar. Ve Öteki’nde kayıtlandığı için, bu kaydın hem kamusal [public] hem hususi [private] olması, hem maddi hem psişik olması şarttır. İki yıl önce APW’da savunduğum gibi yas, kamusal ritüel ve anmayla ne kadar ilgiliyse içsel psişik işlemeyle de o kadar ilgilidir.

Yas sürecinde narsisistik bileşenler bulunduğu aşikar olsa da, yas tutan kişi kendisiyle saplantılı ve kaybına sabitlenmiş olabilse bile, biz bu hali maneviyatla muhakeme ederiz. Yine Barnes’a dönüyorum:

Bak onu ne kadar sevmişim, gözyaşlarımla da bunu kanıtlıyorum.

Bak ne kadar acı çekiyorum, başkaları anlamayı hiç beceremiyor: Ne kadar sevmiş olduğumun kanıtı değil mi bu?

Belki, belki değil. [5]

Yasın unutmaktan çok hatırlamakla ilgili olduğunu öne sürdüm. Şimdi ekleyebiliriz ki yastaki mesele hatırlamanın doğru yolunu bulmaya benzer. Ya da tercih ettiğim terimle, anmanın [commemorate] doğru yolunu bulmaya benzer.

Yas ritüelleri anmanın ‘doğru’ yolunun bir parçasıdır, elzemdir. Yas ritüelleri o kadar önemlidir ki ‘yas tutan’ sözü bir insanın kederine atıf yapmaz, ya da buna olsa olsa dolaylı atıf yapar. ‘Yas tutan’ en başta ve öncelikle ritüel icra eden birisidir. O cenazeye katılan ya da ‘yasta’ olduğu söylenen birisidir, bu da çoğu zaman dinsel kurala veya popüler adete uygun tavsiyelerle olur. Yas siyah giyinmek anlamına gelebilir; iki hafta veya kırk gün sürebilir, yas süresi çoğu zaman günü gününe hesaplanır. Bazı kültürlerde vefat edenleri onurlandırmak üzere kamusal keder gösterisi yapacak profesyonel yas tutucular çalıştırmak bile mümkündür. Ne olursa olsun, yas pratiği, bir insanın keder ölçüsünü belirtmekten çok, vefat edenlere saygı belirtmek üzere az veya çok isabetle [more or less correctly] icra edilen bir ritüeldir. Bunun gibi, yas pratiği açık tariflerle sınırlanmadığında bile, yasla ilintili faaliyetlere dair gene münasiplik değerlendirmeleri yapılabilir. Hamlet’in alaylı sözleriyle, “Tasarruf, tasarruf, Horatio! Cenazede pişen etlerle / Soğuk soğuk donatmışlar düğün sofralarını.” [6]

Peki içsel yas işine, kederlenenin geçirdiği psişik işlemeye ne olacak? Psişik yas sürecini nasıl anlayacağız? Freud’un dediği şekilde anlayamayız çünkü o bunu unutmaya bağlar, yüklemenin geri çekilip yeni nesneye yatırılmasına bağlar – kendisi bu görüşü sonradan örtükçe de olsa terk eder, kızı Sophie’nin ölümüne atıf yaparak unutmamanın etik gerekliliğinden söz etmesiyle.

Gelin yası anılaştırma gibi düşünelim. Öncelikle doğru yoldan anılaştırmayı temel almalıdır. Lacan’ın Désir et son interprétation‘daki Hamlet tartışmasında dediği gibi, Hamlet’in babasının henüz ölmemiş olmasının ve geceleyin huzursuzca sahnede dolaşmasının esas sebebi, doğru düzgün anılaştırılmamış olmasıdır – onur ve asalet değerlerinin yürürlükte olduğu o çağda, cinayetin öcünün alınması doğru düzgün anılaştırılmada elzemdi. Bu ‘doğru yol’ meselesine geri döneceğim. Şimdilik yas mekanizmasıyla ilgili bir şey söyleyelim.

18. bölüm “Yas ve arzu”da Lacan yası Verwerfung‘un tersine benzeten küçük bir yorum yapar. Tam olarak şöyle der: Sevilen birinin kaybı ardından duyulan kederle, gerçek olanda bir delik açılır, öyle ki özne … Verwerfung‘un tersine bir ilişki içine girer. Bunu böyle netleştiren Lacan sonra ekler ki Gerçek olandaki bu delik “ancak kendi etiniz ve kendi kanınızla satın alabileceğiniz imleyeni, özünde örtülü fallus olan imleyeni … harekete geçirir.” [7] Burada söylendiğine göre, demek ki, sevilen birinin kaybının gerçeklikte yarattığı gedik, psikoz tetiklenmesinde tipik olan süreci tersi yönde başlatır. Psikozdaki gibi imleyenlerin vahim bir çöküşüyle Babanın-Adının yokluğunun ortaya çıkması yerine, yastaki kayıp, kişiyi libidoyla sevgi nesnesine bağlayan fallik imleyenlerin faaliyetini bilinçdışında yeniden başlatır. Bu da, kaybedilmiş nesnenin anılarının yasta neden böyle canlandığını, neden insana her şeyin kaybedilmiş nesneyi anımsattığını ve neden nesnenin insanın rüyalarına girdiğini açıklar. O halde, Freud’un yaklaşımına göre yas işi nesnenin taşıdığı özelliklerin yavaşça ve zahmetlice birer birer bırakılması olsa da, Lacan’a göre bu süreç, nesneye simgeselde bir anıt inşa ederek nesnenin muhafaza edilme sürecidir.

Bence yas mekanizması az çok şuna benzer: Yas işi, nesnenin imgesel özelliklerinin, i(a)’nın, Öteki’nde yerleşik imleyenlerle kodlanmasından oluşur. Yas sürecinin acılı olması, sevgi ve arzunun bizi bağladığı suretlerin düşüşünden kaynaklanır, Freud da böyle öğretmiştir; ama –ki Freud’un kavrayamadığı şey budur– yas işi, bu suretlerin Öteki’nde kayıtlanmış ve teyit edilmiş imleyenlere dönüştürülmesidir. Yas işi, topluluk olayı olan ritüel ile –cenazeler, yas pratikleri, vb.– bireyde bu anmayı beceren psişik yas işinin bileşimidir. Kaybedilmiş nesneyle ya da daha çok onun nitelikleriyle kurulan özdeşim, bu sürecin sadece bir parçasıdır.

Yasla ilgili bütün mesele bu değildir, yasta öznenin objet a ile ilişkisini içeren gerçek bir boyut da bulunur. Yasta kişinin suretlerini acıyla kaybetmesiyle birlikte, altta yatan a nesnesi ortaya çıkar, kişinin arzu sebebi, kişinin iğdişini desteklemek üzere yerleştirdiği bu nesne ortaya çıkar. Böylece a nesnesinin gerçeğine maruz kalınır, ya da en azından a nesnesinin olağan hallerde nesnenin ideal özelliklerince gizlenen belirli bir yanına maruz kalınır. Yasta bu gizlidir, melankolide barizdir.

Analitik deneyimde bu sürece aşinalığımız vardır, analizin bitişi bu süreçle akrabadır, zayıflatılmış halde de olsa. Analizi oluşturan ‘yavaş yanma’dır bu, başka bir yerde bundan bahsetmiştim. Melanie Klein bunun bir yas biçimi olduğunu görmüştü. Klein’ı gözden geçirerek, o halde, analizin ilerleyişini bir çeşit travmatik olmayan travmatikleştirme işi gibi düşünmek, ya da diyelim ki imgesel olanın denetimli düşüşü gibi düşünmek mümkündür. Analizde suretlerin düşüşü kara bahtın kanca ve oklarının sonucu değildir; daha çok, suretlerin düşüşü, yavaşça, ve yorumlamayla regüle edilen bir yolla, analizin kendi sonucudur. Dolayısıyla da böyle vakaların analiz süreci elbette yaraların iyileştirilmesiyle, öznenin kimliğinin düzeltilmesiyle, ya da önceki duruma [status quo ante] geri dönülmesiyle daha az alakalı olur. Yorumlama, ve aslında analiz sürecinin kendisi, bireyin narsisizmini sarmalayan yapıntıları [artefacts] çözdürmenin daha şiddetsiz araçlarıdır. Ve nazikçe bir uyanış, öznenin hesapladığı ve onayladığı yavaş bir travma, dediğimiz gibi ‘yavaş yanma,’ Öteki’nin sadizmi ya da sinisizminden gelebilecek öngörülmedik krizlerden kuşkusuz daha yararlıdır.

Aslında melankoliyle yas arasındaki özsel fark işte burada yatar. a nesnesinin gerçeğine maruz kaldığında, melankolik özne nesne karşısında kendini savunmasız bulur. Nesne yasta olduğu gibi anılaştırılamaz, anılaştırılmak yerine sonsuza kadar orada Gerçek olanda kalır. Nesneyi örtemeyen suretlerin çöküşü süreklileşir, ve nesnenin ‘yamulması,’ [grimace] güzel bir yüzün ardındaki kafatasının yamulması gibi, ortaya çıkar; melankolik için, suretlerin örtüsü, a nesnesi üzerindeki i(a), tamamen düşer.

Melankoliyi psikotik bir süreç gibi anlayabilir miyiz? Ben inanıyorum ki anlayabiliriz. Bunu şöyle anlatalım. Simgesel düzen imgesel keyfiyeti regüle eder, süreç içinde onu özneden çıkartır/eksiltir [subtract]. Keyfiyetin bu çıkartılması/eksiltilmesi, ki ( -ϕ ) diye yazarız, libido ve dürtü zemininde hayata geçer. Şimdi, psikozda Babanın-Adı dışarıldığı [foreclosed] için, hem regüle edilmemiş hem de istila edici aşırı bir imgesel keyfiyet imkanı ortaya çıkar. Mesela Schreber’in başlangıçta kendini içinde bulduğu kargaşa ve kafa karışıklığına, istila edici imgesel keyfiyet eşlik eder. Sonra, psikozunun akışı içinde, keyfiyetini regüle etmenin yeni bir yolunu bularak dünyayla yeni bir ilişki inşa eder, bu da onun kuruntulu mecazıyla [delusional metaphor] birlikte belirir.

Schreber’in paranoyak kuruntusundaki istikrar, hastalığın [disorder] erken fazındaki aşırı keyfiyete boğulma haline tezattır. “Psikozun İmkanlı Tüm Tedavilerini Önceleyen Bir Soru Üzerine”de Lacan psikozun erken kafa karışıklığı dönemini “öznenin ayna evresine gerilemesidir [regression] – genetik değil, topografik bir gerilemedir” diye tarif eder, “speküler ötekiyle ilişki burada ölümcül [mortal] tesirine indirgenmiştir.” [8] Mesela Schreber’in sesleri ondan “bir vebalı ceset bir başka vebalı cesedi yürütüyor” diye bahseder; onun bedeni “yabancı ‘sinir’ kolonilerinin bir toplaşmasından, ona eziyet edenlerin kopuk fragmanlarının bir tür çöplüğünden” ibarettir [9]. Lacan kendi analizini İmgesel ile Simgesel arasındaki ayrım bakımından yapar. Burada sözü edilen hiçleştirme [mortification] imgesel ilişkiye doğru yapısal gerilemenin sonucudur. Gerçekteki nesne hiçbir rol oynamaz.

Tahmin edilebilir ki Lacan eğer bu metni 1958 yılı yerine 1964 yılından sonra yazmış olsaydı, a nesnesinin oynaması gereken role de başvurmuş olacaktı. Hiçleştirici [mortiferous] rolü bu nesneye atfedecekti, İmgesele doğru gerilemeye değil. Ve fallik imlendirmenin çöküşünü, yani Şema I’deki “Φ0”ı, a nesnesinin dolayımsız mevcudiyetiyle birbirinden ayırt edecekti. Lacan’ın 1967 yılında Sainte Anne Hastanesi’nde arkadaşı Henri Ey’in desteği altında yaptığı dersler dizisinde, bir psikiyatristler toplantısında yaptığı şu yorumu buluruz:

Özgür insanlardır, hakikaten özgür insanlardır, deli olanlar. Onda hiçbir petit a talebi yoktur, onu elinde tutar, o onun duyduğu seslerdir mesela. […] O Öteki’nin, büyük Öteki’nin mahalline yapışıp kalmaz, a nesnesi üzerinden onu kendi kullanımında tutar. […] Diyelim ki o kendi sebebini cebinde taşıyordur ve bu yüzden o delidir. [10]

a nesnesinin psikozdaki yakınlığı, öznenin onu arzunun nesne sebebi gibi kendinden ayırmamış olması demektir. Nevrotik öznede konuşma ve dil mahalli olan Öteki’nce üretilen bu ayrılma, keyfiyeti hem regüle eder hem de sınırlandırır. Bu ayrılmanın yokluğunda ise bir keyfiyet bolluğu açığa çıkar, erotomani, hipokondriyasis gibi tipik psikotik oluşumlarda ve paranoyanın karakterindeki eziyetlerde böyle olur; ayrıca psikotik öznede dişileşme olur, Lacan’ın tabiriyle ‘pousse-à-la-femme’, ve bunu birçok transeksüelde buluruz, köprülenemez kesinliklerinde ve bazen ısrarla kendi belirli dişilik ideallerine daha iyi benzeyebilmek için cerrahi müdahalelerin peşine düşmelerinde bunu buluruz.

Melankolide yine aynı nesneden ayrılmayı başaramama haliyle karşılaşırız. Depresif işlev şu olguyla açıklanır: Ayrılıp itilmemiş nesne, ‘bir parça gerçek’ olarak (Lacan’ın ‘un bout de réel’ dediği şey olarak) özneyi kendi tahribatı [ravages] karşısında açıkta ve savunmasız bırakır. Paranoyayla bunu kıyaslamak yardımcı olabilir: Paranoyak, onun kötülüğünü isteyen kötücül Öteki’nin kurbanıdır; melankolik, Simgesel dolayımdan geçmemiş korkunç nesnenin Gerçeği karşısında benzeri bir savunmasızlık içindedir.

Lacan melankoliden çok nadiren söz eder ve duygusal ya da tutkusal psikozlara dair bize pek bir anlatım sunmaz, Clérambault’nun bu konuya dikkat etmesine rağmen. Bence melankoliyi şu bakımdan anlayabiliriz: Nevrotiğin libidinal nesneye erişimi suretler yoluyla olurken, melankolide suretlerin örtüsü nesneden düşer, ve melankolik gerçekteki nesneye maruz kalır, onun insafına kalır. Bu nesne paranoyada olduğu gibi eziyet edici de olabilir, melankolideki gibi tiksindirici, rezil edici [abject-making] de olabilir.

Yani Freud’un yas ve melankoliyi kıyaslayıp tezatlaştırması biraz yanıltıcıdır. Melankoliğin tecrübe ettiği, ezelî bir yas değildir, Gerçekteki nesneye kaçınılmaz bir yakınlıktır. Nevrozda nesne ve suretlerinin fallik bir sunuluşu vardır, melankolide ise gerçek nesneyle karşılaşılması söz konusudur.

Gerçekteki nesneden ve yasla melankolideki mevcudiyetinden dolaşan bu uzun sapaktan sonra yeniden rüyalara ve travmaya dönersek, izin verirseniz Freud’un Traumdeutung‘da anlattığı rüyaya dair Lacan’ın yaptığı tartışmaya atıf yapayım, “Baba, yandığımı görmüyor musun.” Lacan’ın dehası, rüyanın kalbindeki travmatik öğeyi gösterebilmek için, tam da Freud’un rüyaların uykunun muhafızı olduğu iddiasını örneklemekte kullandığı şeyden yararlanmasıdır. Lacan’ın gösterdiği gibi, birincil sürecin kalbinde “travmanın kendi varoluşunu bize fark ettirmekteki ısrarının muhafaza edildiğini görürüz.” [11] Sonra da, “gerçeklik sistemi […] gerçeğe ait olan şeylerin elzem bir parçasını, haz ilkesinin örümcek ağında [web] mahpus bırakır.” [12] Travmadaki ısrarın muhafaza edilmesinin, öne sürdüğüm anılaştırmayla bağını tespit edebiliriz, rüyanın travmatik tekrarlanışında bu vardır, yastaki anılaştırmada yine bu vardır, melankolide nesnenin başarısız anılaştırmasında yine bu vardır.

lclogo

LCEXPRESS’i üreten ve dağıtan

LACANCI PUSULA

Maria-Cristina Aguirre, Editör
Nancy Gillespie, Eş-Editör
Pierre-Gilles Gueguen, Danışman
Cyrus Saint Amand Poliakoff, Tasarımcı

Lacancı Pusula, Birleşik Devletler’de Psikanalizin Lacancı Yönelimini, yani ilk olarak Sigmund Freud’un tarif ettiği ve sonradan Jacques Lacan ve Jacques-Alain Miller’in ayrıntılandırdığı psikanalizi geliştirmeye ve teşvik etmeye adanmış bir gruptur.

Lacancı Pusula’ya abone olmak için e-posta atınız: LacanianCompass-subscribe@yahoogroups.com

Daha fazla bilgi almak ve arşive erişmek için ziyaret ediniz: lacaniancompass.com

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Notlar

[1] S. Freud, “Mourning and Melancholia,” Standard Edition 14: 245.

[2] “Mourning and Melancholia,” Standard Edition 14: 249.

[3] Eva Brabant, Ernst Falzeder and Patrizia Giampieri-Deutsch, eds. The Correspondence of Sigmund Freud and Sandor Ferenczi vol. 3, 1920–1933 (Cambridge MA: Harvard University Press, 2000), 7.

[4] Gerhard Fichtner, ed. The Sigmund Freud-Ludwig Binswanger correspondence, 1908-1938 (London: Open Gate Press, 2003), 196. Vurgu benim.

[5] Julian Barnes, Levels of Life (NY: Random House, 2013), 113.

[6] Hamlet perde 1, sahne 2, satır 179-180.

[7] Jacques Lacan, Le séminaire VI: Le désir et son interprétation, ed. Jacques-Alain Miller (Paris : La Martinière, 2013), 397.

[8] Jacques Lacan, “On a Question Prior to any Possible Treatment of Psychosis,” in Ecrits: The First Complete Edition in English, trans. by Bruce Fink in collaboration with Héloïse Fink and Russell Grigg (New York, London: W.W. Norton & Company, 2006) 473. Vurgu benim.

[9] “On a Question Prior”, op. cit. 473.

[10] Jacques Lacan, “La formation du psychiatre et la psychanalyse”, 10 November 1967, http://www.ecole-lacanienne.net/documents/1967- 11-10.doc

[11] Jacques Lacan, Seminar XI: The Four Fundamental Concepts of Psycho-Analysis, ed. Jacques-Alain Miller, trans. Alan Sheridan (London: The Hogarth Press, 1977), 55.

[12] Seminar XI, op. cit. 55. Çeviri değiştirildi.

Genel içinde yayınlandı

Hatırlamak & Unutmak — Russell Grigg” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s