Çocuk analizi üzerine

child_psychoanalysis1329239760607

Gelişimsel gecikmeleri olan küçük çocuklarda, dürtü organizasyonunda, nesne ilişkilerinde ve ego işlevinde önemli gelişimsel başarılar elde edilmesiyle ortaya çıktığı varsayılan Oidipal seviyenin kendi kendine belirmesi, her ne kadar analistler çocuğun Oidipal karmaşayı aşmasına yardımcı olmayı sevse de, tatminkar bir terapi sonucu gibi görülebilir. Gizil döneme geçişle birlikte bastırma bariyerinin kurulması, bazen çocuğun analitik çalışmaya devam etmede gönülsüz olmasına neden olsa da, gelişimsel açıdan uygun dirençler yaratır. Gelgelelim, gelişim evresini göz önünde bulunduran bir analistin gizil dönemdeki çocuğun kişilik yapısını ve savunma organizasyonunu bütünleştirebilmek için çatışmalarından uzaklaşmaya ihtiyacı olduğunu düşünmesi muhtemeldir. Bu nedenle de analist, çocuğun tedaviyi sonlandırma arzusunda ortaya çıkan dirençlerin tarafını tutabilir. Analiziyle ilgili iyi duygularla süreci sonlandıran bir çocuk, analistin öngördüğü ancak gizil dönemde çalışılamayan cinsel çatışmalarını çözmek için ergenlikte tedaviye dönebilir.

Hansi Kennedy ve George Moran, Reflections on the Aim of Child Analysis

(1991). Psychoanalytic Study of the Child, 46:181-198

Divanımdaki Erkekler

Seks, nadiren sadece sekstir!..

Şu anda, klinik psikolog Dr. Brandy Engler’in muayenehanesindeyiz. O bir seks tera-pisti. Divanına kadınların uzanacağını ve onların cinsel sorunlarına çare bulacağını umarken bir dizi erkeği karşısında bulan. David, Alex, Paul, Charles, Casey, Mark, Bill ve diğerleri… Bunlar kitap boyunca adı geçen, sorunlarına ve en mahrem sırlarına ortak olacağımız hastaları doktorun. İsimleri bize yabancı gelebilir belki ama onlar hayatın her anında karşımızda, yanımızda veya yatağımızda olabilecek erkeklerden öyle pek de farklı değiller. Engler’in divanındaki bu erkekleri farklı kılan, kendi bildik yöntemleriyle çözemedikleri cinsel sorunlarına uzman bir hekimin divanına uzanarak çözüm arama cesaretini göstermeleri…
“Seks yalnızca seks midir?”, “Seks, kadın ve erkek için ne ifade eder?”, “Aşk ve cin-sellik ayrı dünyaların olguları mıdır?”, “Kadınlar erkeği aşk nesnesi haline getirirken erkekler neden kadınları seks nesnesine dönüştürür?” Bunlar gibi daha pek çok soru-ya yanıt arayan Divanımdaki Erkekler, tüm sorunlara çözüm bulamasa da bugüne dek doğru bildiğimiz bütün varsayımları ve klişeleri altüst ederek önemli bir gerçeği ortaya çıkarıyor: Cinsellik erkekler için doğrudan dışa vuramadıkları özel, önemli, güçlü ve arzulanan biri olma isteğini dolaylı yoldan elde etme sahasıdır.

Divanımdaki Erkekler bir seks günlüğü, ilişki rehberi veya cinsel dürtülerinden dolayı günah çıkaranların aforoz edildiği bir kitap değil. Bu kitap, okuru, başlangıç noktası seks, varış noktası çok bilinmeyenli bir denklem olan bir keşfe sürükleyerek cinselliğe ve ilişkiye ilişkin yeni bir bakış açısı geliştirebilmeyi hedefliyor. Üstelik Dr. Engler bunu, kendi ilişkilerine ve tutkulu aşkına dair ayrıntıları da vererek içtenlikle ve kelimenin tam anlamıyla sansürsüz gerçekleştiriyor. Her adımından zevk alacağınız, erkeklerin erotik düşüncelerine yapılan bu beklenmedik yolculukta kadınlara, erkeklere, kadınlık ve erkekliğe, ilişkiye, sekse ve tabii ki psikolojiye dair öğrenilecek çok şey var.

Divanımdaki Erkekler
Orjinal isim: The Men On My Couch
Brandy Engler, David Rensin
Ayrıntı Yayınları / Lacivert Kitaplar Dizisi

Çeviri: Pınar Aytuğ İnam

Screen Shot 2015-02-01 at 12.59.47 PM

Analizin sağaltıcı mekanizması

Analistin yardımcı süperego olarak (oldukça kısıtlı) gücü, hastanın id enerjisinin yalnızca ufak bir miktarının bilince taşınmasına izin verir. Analist de, doğal olarak, hastanın id itkilerinin nesnesi olduğundan, bilince bırakılan bu itkiler yine bilinçli olarak doğrudan analiste yöneltilecektir. Can alıcı nokta, budur. Eğer her şey yolunda giderse, hastanın egosu, kendi duygularının saldırgan yapısı ile hastanın ‘iyi’ ya da ‘kötü’ arkaik nesneleri gibi davranmayan analistin gerçek doğası arasındaki tezatlığı fark eder. Başka bir deyişle, hasta, arkaik fantezi nesnesi ile gerçek dış nesne ayrımının farkına varır. Yorum, artık dönüştürücü bir nitelik kazanmıştır çünkü nevrotik kısırdöngüyü kırmıştır. Gerçek dış nesnede saldırganlığın mevcut olmadığını gören hasta, artık kendi saldırganlığını azaltabilir; içe attığı yeni nesne daha az saldırgan bir nitelik taşıyacağından, süperegosunun saldırganlığı da ona paralel olarak azalacaktır. Tüm bu olayların sonucunda, hasta, analistiyle ilişkisi üzerinden yeniden deneyimlediği çocukluk dönemi malzemelerine erişim elde edecektir.

James Strechey, 1934, The Nature of the Therapeutic Action of Psychoanalysis

Düşlem üzerine

Düşlem, haz-acı ilkesi bakımından aslında işleyişe ait bir unsurdur. “The Two Principles of Mental Functioning” başlıklı makalesinde Freud şunları öne sürer:

Gerçeklik ilkesinin çalışmaya başlamasıyla, bir düşünce faaliyeti türü bölünerek ayrılmış, gerçeklik sınamasından uzaklaştırılarak yalnızca haz ilkesinin boyunduruğu altına sokulmuştur. Bu faaliyete düşlemleme (phantasying) denir.

Öte yandan, düşünce gerçeklik sınamasının hizmetinde, gerilime tahammül edip hazzı erteleyebilmeye yarayan bir araç olarak gelişmiştir. Freud’un aynı makalesindeki şu alıntıya bakalım:

 Düşünmeye, uyaran geriliminin giderek artarken boşalım sürecinin ertelenmesine zihin aygıtının tahammül edebilmesini sağlayan pek çok özellik bahşedilmiştir.

(Bu görüşe göre, düşlem bebeğin yaşamında gerçeklik sınamasının oluşmasından sonra ortaya çıkar).

Gelgelelim, iki zihin faaliyetinin ortak bir noktası da vardır. Her ikisi de, motor boşalımın hemen gerçekleşmediği durumlarda egonun gerilime tahammül etmesine imkan verir. Bir düşlemi sürdürme kapasitesine sahip olan bebek, “zihin aygıtının sırtındaki giderek artan uyaran yükü hafifletmeyi sağlayan bir unsur” olduğu gerekçesiyle boşalıma koşmaz. Düşlemin yardımıyla arzuyu bir müddet daha, gerçeklikte doyum mümkün hale gelene dek sürdürebilir. Eğer mahrumiyet fazlaysa veya bebeğin düşlemi sürdürme kapasitesi çok zayıfsa, motor boşalım gerçekleşir. Buna, genelde olgunlaşmamış egonun parçalanması da eşlik eder. Dolayısıyla, gerçeklik sınaması ve düşünce süreçleri henüz iyice yerine oturmamışken, düşlem erken dönem zihin yaşamında daha sonra düşüncenin devralacağı bazı işlevleri üstlenir.

– Hanna Segal, Introduction to the Work of Melanie Klein, pp. 21-22.

Bağlar üzerine (Bion)

Rahatsızlığın kökeninin iki boyutu vardır. Bir yanda, hastanın doğuştan getirdiği bir aşırı yıkıcılık, nefret ve haset eğilimi vardır. Diğer yanda ise, en kötü ihtimalde, hastanın bölme ve yansıtmalı özdeşim mekanizmalarını kullanmasına izin vermeyen bir çevre vardır. Bazı durumlarda, hasta ile çevre arasındaki veya hastanın kişiliğinin farklı yanları arasındaki bağa yönelik yıkıcı saldırılar hastadan kaynaklanır; bazen ise, anneden. Gerçi, bu ikinci seçenekte ve psikotik hastalarda sorumlu asla yalnızca anne değildir. Örselenmeler, yaşamla birlikte başlar. Hasta şu soruyla karşı karşıyadır: Farkında olduğu nesneler nelerdir? Bu nesneler, ister içeride yer alsın ister dışarıda, aslında birer kısmi nesnedir ve bunları salt değilse de ağırlıklı olarak işlevler olarak düşünmemiz gerekir; morfolojik yapılar olarak değil. Hasta somut nesneler üzerinden düşündüğü ve dolayısıyla analistin sofistike zihninde hasta sanki somut bir nesnenin doğasıyla meşgulmüş izlenimi yarattığı için, genelde bu belirttiğim nokta gölgede kalır. Hasta, merakını uyandıran işlevlerin doğasını yansıtmalı özdeşimle keşfeder. Fazla şiddetli oldukları için kendi kişiliğinin kapsayamadığı duyguları da bu işlevlerin arasında yer alır. Yansıtmalı özdeşim, kendi duygularını onları kapsayabilecek kadar güçlü bir kişiliğin içinde keşfetmesine imkan tanır. Bu mekanizmanın kullanımının ya bebeğin duygularının emanetçisi olmayı reddeden anne tarafından ya da annenin bu işlevi göstermesine izin veremeyen hastanın nefret ve hasedi tarafından inkar edilmesi, bebek ile meme arasındaki bağı yok eder. Hal böyle olunca, her tür öğrenmenin kaynağı olan merak itkisi ciddi bir darbe almış olur ve gelişimsel duraklamaya uzanan yol açılır. Ayrıca, bebeğin fazla güçlü duygularıyla baş etmek için kullanacağı temel yöntemin inkar edilmesi yüzünden, her halükarda ağır olan duygusal yaşamın yönetilmesi meselesi iyice tahammül edilemez bir hal alır. Bunun üzerine, nefretin kendisi de dahil olmak üzere tüm duygulara ve onları uyaran dış gerçekliğe karşı nefret duyguları harekete geçirilir. Duygulardan nefret etmek ile yaşamdan nefret etmek arasındaki mesafe hayli kısadır. (…) Bu nefret, duyu izlenimleri ile bilinç arasındaki bağı oluşturan embriyonik düşünce de dahil olmak üzere her tür algı aygıtı için yansıtmalı özdeşime sığınmakla sonuçlanır. Dolayısıyla, ölüm içgüdülerinin hakimiyet kazandığı zamanlarda, yansıtmalı özdeşimin aşırı kullanılması eğilimi pekişmiş olur.

W.R. Bion, Attacks On Linking

1959, International Journal of Psycho-Analysis, 40: 308-315