Ruhsal yapının oluşumunun incelenmesi, bilimsel psikolojinin görevidir. Bu niteliği ile, ancak ruhsal süreçlerin ekonomisini ve dinamiğini anlamak ve anlatmak için gerekli yöntemlere sahip bir psikoloji söz konusu olabilir. Psikanaliz ile maddeci diyalektik arasındaki ilişkiler üzerinde yaptığım çalışmada, psikanalizin, kendisinden hareketle maddeci diyalektik bir psikolojinin geliştirilmesi gereken bir çekirdek olduğunu kanıtlamaya uğraştım. Bilim adamları dünyasının burjuva görüş açısı, genellikle kendi bilim dallarına biçim değiştirmiş kavramlar ve yanlış ilkeler soktuğu için, bütün maddeci ve diyalektik psikoloji denemeleri, herşeyden önce yöntemsel bir eleştiriyi gerektiriyor. Sözünü ettiğim çalışmada, psikanalizden bir sosyoloji çıkarılabileceği olanağım yadsıdım; çünkü, toplumsal süreçlere uygulandığında, psikolojinin yönteminin ister istemez idealist ve metafizik sonuçlara götürmesi gerekir. Nitekim böyle olmuştur. Bu bana, “ilkel sosyoloji” ile uğraşan psikanalistlerin çok sert biçimde saldırmaları sonucunu doğurdu. Hiçbir psikolojik yöntemin sosyolojik sorunlara uygulanamıyacağı benim için ne kadar açıksa, insanların “öznel eylem” sorunları ve ideolojinin oluşması söz konusu olduğu andan itibaren, sosyolojinin psikolojiden vazgeçemiyeceği de aynı derecede kesindi. Psikanalize sosyolojide bir yer vermeyi deneyen geçici bir formülü sonunda bulduktan sonra, kendi kendimle çeliştiğimi söyleyerek Sapir bana saldırdı. Bir yandan psikanalizmin sosyolojiye uygulanmasına karşı çıktığım halde, öte yandan herşeye karşın ona belirli bir yer ayırdığım için, bana böyle bir eleştiride bulunmak zor değildi. Beni eleştirenlerin işinin, benim işime oranla çok daha kolayolduğu açıktı. Bir kısmı, polisin varl1ğının kitlelerin cezalandırılma gereksinmeleri ile açıklanması gerektiğini öne süren savlan ile zaferlerini kutlayan “psikanalitik sosyoloji”lerini işin içine karıştırmaya devam etmer. Diğerleri, psikanalizmin “idealist” bir bilim dalı olduğunu ve bu konuyla ilgilenmemenin daha iyi olacağını kısa yoldan savunarak, bu tür zor sorunların tümünü bir çırpıda bir kenara ittiler. Sorunları aydınlatmak için çok az çaba sarfetmenin kanıtı idi bu. Birçok eleştirmen, örneğin Sapir gibi, aynı zamanda psikanalizin bir dizi temel buluşlar yaptığını, en iyi cinsel kuramı oluşturduğunu, bilinç altını ve cinsel bilinç altına itilmeyi (refoulement) ve dolayısıyle ruhsal süreci ortaya çıkardığını vb. kabul etmek zorunda kaldıklarını söyleyerek, kendi kendilerini yadsımış oluyorlardı. İdealist bir bilim dalının nasıl olup da böylesine önemli buluşlar yapabildiğini sorduğumda yanıtsız kaldım.
2 Mart 1913’te New York Times’da Freud’un teorilerinin New York’ta nasıl uygulandığı üzerine bir makale yayınlanmış. İlgilenenler için, makalenin ilk bölümünün Türkçesini paylaşıyoruz.
Geçtiğimiz yıllarda, akıl hastalarının ve sınırındaki kişilerin tedavisinde kullanılan yöntemlerde bir devrim meydana geldi. Bu yeni tedavi yöntemi, dağınık zihnin gizemlerini açığa çıkarmaya çalışan diğer araştırmacıların neredeyse hiç el sürmediği bir alana yoğunlaşmayı tercih eden Zürihli Prof. Dr. Sigmund Freud’un çalışmalarına dayanıyor.
Freud’un yöntemi psikanaliz adıyla biliniyor ve mikroskobun patolojiyle nasıl bir ilişkisi varsa psikanalizin de ruh ve sinir hastalıklarıyla öyle bir ilişkisi var. Anormal ruh hastalıkları bugüne dek yalnızca yüzeysel sorgu ve gözlem vasıtasıyla muhakeme ediliyordu. Freud ve öğrencileri ise hastalarının zihnini tam manasıyla ters yüz ediyorlar.
Akıl hastalığının sınırlarında gezenlere korkularının, hezeyanlarının ve takıntılarının ne kadar saçma olduğu gösteriliyor ve mantığın gücü ile tekrardan sağlıklarına kavuşuyorlar. Gerçek akıl hastalığı durumunda bile Freud’un yöntemlerinin istikrarla uygulanması halinde çok sayıda hasta büyük fayda görebiliyor.
Freud’un mantığı sinir ve akıl hastalarının tedavisi ile uğraşan kişileri öylesine etkiledi ki, ilkeleri medeni ülkelerin pek çok yerindeki devlet kurumlarında ve muayenehanelerde uygulanıyor. Psikanaliz artık, diğer devlet enstitülerinde olduğu gibi Ward’s Island’daki Akıl Hastalıkları Enstitüsü’nün de rutin uygulamaları arasında yer alıyor.
Prof. Freud’un kuramlarının farklı evrelerine ve pratik uygulamalarına ilişkin çok sayıda kitabı var. Öğrencilerinden biri, şehrimizin sakinlerinden olan nörolog Dr. A. A. Brill, Freud’un pek çok makalesini İngilizce’ye çevirmiş ve konuyu kapsamlı ve net bir biçimde gözden geçiren bir kitap kaleme almış. Brill’in çalışması ”Psychoanalysis, its Theory and Practical Application” (Psikanaliz, Teorisi ve Pratik Uygulaması) adını taşıyor ve W.B. Saunders Company of Philadelphia and London tarafından henüz yayınlandı.
Kitabın önsözünde, Dr. Brill son birkaç yıllık dönemde gerek New York’ta gerekse başka yerlerde akıl hastalarının tedavisinde kat edilen mesafeyle ilgili ilginç bilgiler veriyor:
“Psikanalize Giriş Seminerleri” adı altında bu sene yedincisi düzenlenecek olan seminerler iki ayrı seviyede yapılmaktadır.
BİRİNCİ ADIM: Psikanalize Başlarken
Temel psikanaliz metinleri aracılığıyla Sigmund Freud’un psikanaliz kuramı, psikanalitik kavramların klinikle buluşması, kuramın ve uygulama alanının çok yönlülüğü ve çeşitliliği teorik seminerler ve vaka örnekleri ile incelenmektedir. Seminerlerin bu bölümü temel psikanaliz metinlerini çalışmayı arzu eden ve aynı zamanda, kendi kişisel ya da kurumsal pratiğinde psikanalitik bakış açısının pratikteki işleyişine ilgi duyan herkesin katılımına açıktır.
Psikanalitik kuram, savunma mekanizmaları, kişilik örgütlenmeleri ve psikopatoloji C.Brenner’in Psikanalizin Temel İlkeleri, N.McWilliams’ın Psikanalitik Tanı ve A.Freud’un Ben ve Savunma Mekanizmaları R.Perron’un Psikanaliz Nedir? V. Volkan’ın Psychoanalytic Technique Expanded kitapları çerçevesinde anlatılacaktır.
Ayrıca nöropsikanalizi konu alan bir seminerin eklenmesi planlanmıştır.
Seminerler Ekim 2015 – Haziran 2016 tarihleri arasında 15 günde bir, Pazartesi saat 20.00-22.00 arası yapılacaktır
İKİNCİ ADIM: Vaka Çalışmaları
Önceki yıllarda Psikanalize Giriş Seminerlerine katılmış ve ilerlemek isteyen katılımcıların vaka sunarak aktif katılımlarının beklendiği çalışmaya psikiyatri asistanı veya uzmanı, klinik psikolog, psikolog ve psikoloji yüksek lisans öğrencilerine, psikolojik danışmanlara açıktır.
Klinik deneyimin paylaşılması ve kuramsal olarak ele alınan konuların kliniğe yansımalarının tartışılmasını amaçlayan program vaka çalışmalarından oluşmaktadır.
Okumalarını ilerletmek isteyen katılımcılara önerilen kaynak kitaplar: Sigmund Freud’un Gündelik Hayatın Psikopatolojisi, Rüyaların Yorumu, Psikopatoloji, Metapsikoloji ve diğer kitapları; Anna Freud’un Ben ve Savunma Mekanizmaları (Bağlam); Melanie Klein’ın Haset ve Şükran (Metis), Sevgi Suçluluk ve Onarım (Kanat); C.Brenner’in Psikanalizin Temel İlkeleri (Hekimler YB); N.McWilliams’ın Psikanalitik Tanı (Bilgi Ü. Y.); Roger Perron’un Psikanaliz Nedir? (İthaki) ve Vamık Volkan’ın Psychoanalytic Technique Expanded (OA Yayınları).
Seminerler Ekim 2015 – Mayıs 2016 tarihleri arasında 15 günde bir, Cuma saat 20.00-22.00 arası yapılacaktır
İstanbul Psikanaliz Derneği’nin Bir Konuk Bir Kuram etkinlikleri kapsamında, 20 Haziran 2015’te Aynalı Geçit’te Talat Parman’ın hem moderatör hem de çevirmen görevini üstlenmesi ile gerçekleştirilen ‘Günümüzde İslam’da Özne Sorunu‘ başlıklı Fethi Benslama seminerinden notlarımızı sizinle paylaşıyoruz.
Konuşmanın Özeti
Talat Parman ve Fethi Benslama, Aynalı Geçit, 20 Haziran 2015
Söze günümüzde İslam dünyasında bir iç savaş yaşandığını belirterek başlayan Benslama, bu savaşın bir öznellikler savaşı olarak ele alınması gerektiğini savundu. 1924’te halifeliğin kaldırılmasının bir kopuş noktası olduğunu belirterek, son İslam imparatorluğunun yerini laik Türk devletinin almasının bütün bir uygarlık için ülkü parçalanması etkisi yarattığını, İslami ülküde bir yara açıldığını söyledi. Benslama’ya göre bu yara hiç kapanmadı ve sürekli olarak gündemde tutuldu (Talat Parman buna örnek olarak, Türkiye’de zaman zaman gündeme gelen halifelik tartışmalarını/imalarını verdi).
Bugün biz neyiz, Müslüman olmak ne demek? sorusuna aranan yanıtta Aydınlanmacılar, Aydınlanma karşıtları ve Anti-aydınlanmacılar (en uçta yer alanlar) olarak nitelendirdiği üç pozisyon ortaya çıktığını düşünen Benslama, sosyal (laik toplumsal) özne ile cemaat öznesi (İslami özne) arasındaki temel çatışmayı öznellikler savaşı olarak tanımladı. İslamcı hareketin genel olarak anti-ulusalcı olduğuna dikkat çekerek, Arap ülkelerinde İslam’ın (Atatürk’ün yaptığı gibi) doğrudan hedeflenmediğini, çevresinden dolaşıldığını ve dinin zaman içinde yavaş yavaş kaybolacağının düşünüldüğünü söyledi. Ne var ki, petrol ve Vahabilik nedeniyle bu beklentinin sekteye uğradığını, ertelendiğini öne sürdü. Gözümüzün önünde cereyan eden ağır ve vahşi çürüme bunun bedeliydi.
Bu bağlamda Benslama’ya göre, İslam’ın öznesini yeniden eksenine oturtmak isteyen İslamcı hareketin iki düşmanı vardı: Dış (Batılı, sömürgeci vs.) ve İç (ilkeden, ülkeden, Şeriattan ayrılmış Müslüman). İç düşman olarak görülen bu Müslüman tasvirinin tam zıddını da üst-Müslüman olarak nitelendiren Benslama, bu gruptakilerin yeteri kadar Müslüman olamama endişesiyle baş edebilmek amacıyla örnek Müslüman (peygamber) ve en eski Müslümanlarla bir tür üst-özdeşlik kurduğunu belirtti. Bunun en yıkıcı olduğu alan cihadçılıktı.
Benslama’nın öne sürdüğü bir diğer kavram olan yeniden özdeşleşmeye göre ise, özne kendisinin vazgeçtiği veya bir önceki kuşaktan miras alamadığı bir inanca geri döndüğünde bir aşırı telafi durumu ortaya çıkıyor ve hayatındaki sıkıntıların tüm nedenini o güne kadarki bu eksikliğe bağlıyordu. Özdeşleşme ile ilgili bir diğer ve Benslama’ya göre en korkunç kavram ise özdeşleşmenin reddiydi. Bu kavram, insan imgesiyle özdeşleşme kurmanın reddedilmesine, yanı basitçe insan olmak istememeye işaret ediyordu. İntihar bombacılarının vasiyetlerini incelediğini belirten Benslama, adayların kendilerini bir membra disjeta sahnesinde hayal ettiklerini, insan kimliğinin bedensel dağılma içinde kaybolması fikrinin dikkat çektiğini anlattı. Şehit olduktan sonra yeniden (bu defa üst-Müslüman olarak) can bulacağını düşünen aday, bunu ancak insan biçimini kaybetmiş kendiliğini ötekinin insaniliğini elinden almak için kullanarak başarabilecekti.
Son olarak, mevcut şiddet görüntüsünün sorumluluğunu yalnızca dini metinlere yüklememek gerektiğini, bu tarihsel olguda insana da sorumluluk düştüğünü belirten Benslama, din şiddeti diye bir kavramın aslında olmadığını ve bunun dini yaşayanların yarattığı bir sorun olduğunu vurguladı.
Soru-Cevap Bölümünden Notlar
Talat Parman, Benslama’nın baba meselesine Freud’dan farklı bir yaklaşımı olduğunu hatırlatarak konuyu bu bağlamda açmasını istedi.
Benslama: Freud’a göre tektanrıcılık babanın ölümüdür. Ve tektanrıcılığı Yahudilik ve Hristiyanlıkta babanın öldürülmesinden yola çıkarak ele alır. Oysa tektanrılı dinlerde böyle bir şey yoktur, Totem ve Tabu’da vardır. Freud oradaki meseleyi tektanrılı dinlere uyarlamaya çalıştı. Bence bu mesele bilince modernite ile ulaşabilirdi ama geleneksel sistemlerde hayli bastırılmıştır. Bir araştırma yaptım İslam’da baba meselesi üzerine. İslamdaki baba İbrahim’dir. Peygamber, baba değildir. Kuran’da Muhammed’e sen kimsenin babası değilsin, denir. Oysa İbrahim babadır, hem de kötü bir baba. İshak’ı öldürmeye kalktı. İsmail’i de çöle gönderdi ki o da Arapların atasıdır. Kuran’da babalara karşı tedirginlik vardır, uzak durulur. Tekil olarak baba sözcüğü hiç geçmez, hep babalardan bahsedilir. Babanın kötülüğünü düzeltmeye çalışan da hep oğullardır. Unutmayalım ki İbrahim bir babadır ama bir zamanlar oğuldu. Babası politeist ve kötü bir adamdı.
Her özne için tanrı babadır ama İslam’da böyle bir şey yok, Allah Müslümanların babası değildir. Hristiyanlıkta Tanrı, baba. Yahudilikte de buna yakın bazı formüller var. Peki İslam neden bu ilişkinin dışına çıktı? Bunun için Kuran’ın kökenine yani İncil’e indim. İncil’de Tanrı, İshak’ın babasıdır. Sara 70 yaşında çocuk sahibi oldu çünkü tanrı devreye girdi. Meryem’e İsa’yı üfleyen de o. Yusuf, İsa’nın üvey babası. İbrahim de Sare’nin dölleyicisi olmadığına göre, üvey ve sembolik bir baba, reel değil. Ama İslam’da Hacer’i dölleyen doğrudan İbrahim’dir, müdahaleye gerek kalmamıştır. Dolayısıyla Müslümanlarda soyzincirsel bir kopukluk vardır Allah ile insanlar arasında. Bu nedenle Hegel de İslamın tanrısı en soyut tanrıdır demiştir. O kadar soyut, o kadar kopuk ki kimse doyuma ulaştığını söyleyemez. Tanrı hiçbir insani niteliğe sahip değildir. Ama buna katlanmak çok zor. O nedenle İbni Arabi, tanrı olsa olsa bir dil yetisidir der. Ama bu da ona ulaşmamızı engeller. Dolayısıyla gerçek tanrıya ulaşmak için dil tanrıdan vazgeçmek lazım. İnsan çok çaresiz. Yetim de diyemeyiz çünkü baba hiç yok. Tanrı yoksunluğu en çok Müslümanlarda var. Bunu yatıştırmak için aracı kurumlar oluşturmaya çalışıyorlar ama bir yandan da figürleştirmemeleri lazım çünkü yasak. Büyük bir çelişki yaşıyorlar.
Halifeliğin kaldırılmasından önce de İslam’da öznellikler çatışması olduğunu öne süren ve Alevi-Sünni çatışmasını örnek gösteren bir soru üzerine;
Bu çatışmanın başlangıcı İslam dünyasına Aydınlanma’nın girmesidir. Daha önceki savaşlar iç savaşlardır. Aydınlanmanın evrenselliği ile İslam’ın evrenselliği çatıştı. Ayrıca unutmayalım ki Aydınlanma da İslam dünyasına savaşla geldi (bkz. Napolyon’un Mısır çıkartması. Napolyon yanında askerler kadar bir bilginler ordusu da getirmiştir)
İslam’ın ülküsü ile tam olarak neyi kast ettiğine ilişkin bir soru üzerine;
Müslümanlar mükemmel bir sistem kurduklarına inanıyorlardı. Bu sistem hem devlet, hem din, hem cemaatti. İslamın içinde İslami öznenin tüm sorularına cevap vardı. Ben buna kendi kendine yeten özne diyorum. İslami teoloji çok ileri noktadaydı. Kuran’ın içinde her şey vardı, mutlak bilgiydi. Bununla ilgili gerçek bir anektod anlatayım. Napolyon Mısır’da büyük bir katliam yaptıktan sonra Kahire’de şeyhleri yemeğe çağırmış. Siz eskiden büyük bir uygarlıktınız ama ne hale geldiniz bugün, ne keşfettiniz yüzyıllardır? diye sormuş. Bizde Kuran var, diye yanıt vermiş şeyhler. Kuran’da top yapımı da anlatılıyor mu? demiş Napolyon da. Evet, demiş şeyhler, Kuran’da her şey var. O halde neden yapmamışlar? Bütün mesele bu. Onlar mükemmel bir sisteme sahiptiler ama Batı’ya yenildiler. Bu yaradan hala kurtulamadılar. İslamcılar bunun intikamını almak istiyorlar. Hem geri dönüp İslam idealini gerçekleştirmek istiyorlar ama bir yandan da modern dünyanın imkanlarından yararlanıyorlar. Nike ayakkabı giyiyorlar mesela.
19-20 Eylül 2015 (19 et 20 septembre) İstanbul
Saint Benoit Lisesi’nin katkılarıyla
PROGRAM
19 Eylül Cumartesi
Adres : Saint Benoit Lisesi Kemeraltı Caddesi No 11 Karaköy İstanbul
09.00-09.30 Kayıt
09.30-10.00 Açılış Konuşması
10.00-11.00 Luis Izcovich “Psikanaliz diğer terapiler gibi değildir!”
11.00-12.00 Nami Başer “Bilim ve Felsefe” Lacan’ın Yazılar’ının yedinci bölümünün bir
incelemesi
Tartışmacı: Zehra Eryörük / Moderatör: Ceren Korulsan
12.00- 13.30 Yemek arası
13.30- 14.30 Özgür Öğütcen “Psikanalitik, Politik, Klinik”
14.30-15.30 Marie Liévain “Pedagojik ilişkilerde aktarım fenomenlerine psikanalitik bir
bakış”
Tartışmacı : Nami Baser: Moderatör : Ceren Korulsan
15.30- 16.00 Kahve arası
16.00-17.00 Zeynep Direk “Lacan ve Merleau-Ponty: Et ve sembolik”
17.00-18.00 Zehra Eryörük “Psikanalizin kaygıdan arzuya uzanan rolü”
Tartışmacı: Luis Izcovich / Moderatör : Özgür Öğütcen
20 Eylül Pazar
Adres : Saint Benoit Lisesi Kemeraltı Caddesi No 11 Karaköy İstanbul
09.00- 10.30 Luis Izcovich ile “Ecole des Forums du Champ Lacanien” söylesi
10.30- 11.00 Kahve arası
11.00- 12.30 Vaka Çalışması Ceren Korulsan
Tartışmacı: Zehra Eryörük (discutante)
Forum du Champ Lacanien
Groupe d’initiative de Turquie
1er Symposium sur Lacan
“La psychanalyse aujourd’hui”
19 et 20 septembre
İstanbul
(Saint Benoit Lisesi)
PROGRAMME
Samedi 19 septembre
Adres : Lycée Saint Benoit Istanbul Kemeralti Caddesi No 11 Karakoy Istanbul
09.00-09.30 Accueil
09.30-10.00 Ouverture
10.00-11.00 Luis Izcovich “La psychanalyse n’est pas une thérapeutique comme les
autres”
11.00-12.00 Nami Başer “La science et la philosophie” une étude sur le 7ème chapitre
des Ecrits de Lacan”
Discutante : Zehra Eryörük (Discutante) / Modératrice : Ceren Korulsan
12.00- 13.30 Pause déjeuner
13.30- 14.30 Özgür Öğütcen “Psychanalyse, Politique, Clinique”
14.30-15.30 Marie Liévain “Les phénomènes de transfert dans la relation pédagogique: aperçu psychanalytique”
Discutant : Nami Baser / Modératrice : Ceren Korulsan
15.30- 16.00 Pause café
16.00-17.00 Zeynep Direk “Lacan et Merleau-Ponty : La chair et le symbolique”
17.00-18.00 Zehra Eryörük “De l’angoisse au désir, le trajet d’une psychanalyse”
Discutant : Luis Izcovich / Modérateur : Özgür Öğütcen
Dimanche 20 septembre
Lieu : Lycée Saint Benoit à Istanbul Kemeralti Caddesi No 11 Karakoy Istanbul
09.00- 10.30 Luis Izcovich “Ecole des Forums du Champ Lacanien” Table ronde
10.30- 11.00 Pause café
11.00- 12.30 Présentation d’un cas clinique par Ceren Korulsan
Discutante : Zehra Eryörük
İletişim: lacanciforum@gmail.com Etkinlik dili Türkçe ve Fransızcadır. Simültane tercüme yapılacaktır. Ücret: Tam 100 TL, Öğrenci 50 TL.