Fethi Benslama Seminerinden Notlar

İstanbul Psikanaliz Derneği’nin Bir Konuk Bir Kuram etkinlikleri kapsamında, 20 Haziran 2015’te Aynalı Geçit’te Talat Parman’ın hem moderatör hem de çevirmen görevini üstlenmesi ile gerçekleştirilen ‘Günümüzde İslam’da Özne Sorunu‘ başlıklı Fethi Benslama seminerinden notlarımızı sizinle paylaşıyoruz.

Konuşmanın Özeti

FullSizeRender (4)
Talat Parman ve Fethi Benslama, Aynalı Geçit, 20 Haziran 2015

Söze günümüzde İslam dünyasında bir iç savaş yaşandığını belirterek başlayan Benslama, bu savaşın bir öznellikler savaşı olarak ele alınması gerektiğini savundu. 1924’te halifeliğin kaldırılmasının bir kopuş noktası olduğunu belirterek, son İslam imparatorluğunun yerini laik Türk devletinin almasının bütün bir uygarlık için ülkü parçalanması etkisi yarattığını, İslami ülküde bir yara açıldığını söyledi. Benslama’ya göre bu yara hiç kapanmadı ve sürekli olarak gündemde tutuldu (Talat Parman buna örnek olarak, Türkiye’de zaman zaman gündeme gelen halifelik tartışmalarını/imalarını verdi).

Bugün biz neyiz, Müslüman olmak ne demek? sorusuna aranan yanıtta Aydınlanmacılar, Aydınlanma karşıtları ve Anti-aydınlanmacılar (en uçta yer alanlar) olarak nitelendirdiği üç pozisyon ortaya çıktığını düşünen Benslama, sosyal (laik toplumsal) özne ile cemaat öznesi (İslami özne) arasındaki temel çatışmayı öznellikler savaşı olarak tanımladı. İslamcı hareketin genel olarak anti-ulusalcı olduğuna dikkat çekerek, Arap ülkelerinde İslam’ın (Atatürk’ün yaptığı gibi) doğrudan hedeflenmediğini, çevresinden dolaşıldığını ve dinin zaman içinde yavaş yavaş kaybolacağının düşünüldüğünü söyledi. Ne var ki, petrol ve Vahabilik nedeniyle bu beklentinin sekteye uğradığını, ertelendiğini öne sürdü. Gözümüzün önünde cereyan eden ağır ve vahşi çürüme bunun bedeliydi.

Bu bağlamda Benslama’ya göre, İslam’ın öznesini yeniden eksenine oturtmak isteyen İslamcı hareketin iki düşmanı vardı: Dış (Batılı, sömürgeci vs.) ve İç (ilkeden, ülkeden, Şeriattan ayrılmış Müslüman). İç düşman olarak görülen bu Müslüman tasvirinin tam zıddını da üst-Müslüman olarak nitelendiren Benslama, bu gruptakilerin yeteri kadar Müslüman olamama endişesiyle baş edebilmek amacıyla örnek Müslüman (peygamber) ve en eski Müslümanlarla bir tür üst-özdeşlik kurduğunu belirtti. Bunun en yıkıcı olduğu alan cihadçılıktı.

Benslama’nın öne sürdüğü bir diğer kavram olan yeniden özdeşleşmeye göre ise, özne kendisinin vazgeçtiği veya bir önceki kuşaktan miras alamadığı bir inanca geri döndüğünde bir aşırı telafi durumu ortaya çıkıyor ve hayatındaki sıkıntıların tüm nedenini o güne kadarki bu eksikliğe bağlıyordu. Özdeşleşme ile ilgili bir diğer ve Benslama’ya göre en korkunç kavram ise özdeşleşmenin reddiydi. Bu kavram, insan imgesiyle özdeşleşme kurmanın reddedilmesine, yanı basitçe insan olmak istememeye işaret ediyordu. İntihar bombacılarının vasiyetlerini incelediğini belirten Benslama, adayların kendilerini bir membra disjeta sahnesinde hayal ettiklerini, insan kimliğinin bedensel dağılma içinde kaybolması fikrinin dikkat çektiğini anlattı. Şehit olduktan sonra yeniden (bu defa üst-Müslüman olarak) can bulacağını düşünen aday, bunu ancak insan biçimini kaybetmiş kendiliğini ötekinin insaniliğini elinden almak için kullanarak başarabilecekti.

Son olarak, mevcut şiddet görüntüsünün sorumluluğunu yalnızca dini metinlere yüklememek gerektiğini, bu tarihsel olguda insana da sorumluluk düştüğünü belirten Benslama, din şiddeti diye bir kavramın aslında olmadığını ve bunun dini yaşayanların yarattığı bir sorun olduğunu vurguladı.

Soru-Cevap Bölümünden Notlar

Talat Parman, Benslama’nın baba meselesine Freud’dan farklı bir yaklaşımı olduğunu hatırlatarak konuyu bu bağlamda açmasını istedi.

Benslama: Freud’a göre tektanrıcılık babanın ölümüdür. Ve tektanrıcılığı Yahudilik ve Hristiyanlıkta babanın öldürülmesinden yola çıkarak ele alır. Oysa tektanrılı dinlerde böyle bir şey yoktur, Totem ve Tabu’da vardır. Freud oradaki meseleyi tektanrılı dinlere uyarlamaya çalıştı. Bence bu mesele bilince modernite ile ulaşabilirdi ama geleneksel sistemlerde hayli bastırılmıştır. Bir araştırma yaptım İslam’da baba meselesi üzerine. İslamdaki baba İbrahim’dir. Peygamber, baba değildir. Kuran’da Muhammed’e sen kimsenin babası değilsin, denir. Oysa İbrahim babadır, hem de kötü bir baba. İshak’ı öldürmeye kalktı. İsmail’i de çöle gönderdi ki o da Arapların atasıdır. Kuran’da babalara karşı tedirginlik vardır, uzak durulur. Tekil olarak baba sözcüğü hiç geçmez, hep babalardan bahsedilir. Babanın kötülüğünü düzeltmeye çalışan da hep oğullardır. Unutmayalım ki İbrahim bir babadır ama bir zamanlar oğuldu. Babası politeist ve kötü bir adamdı.

Her özne için tanrı babadır ama İslam’da böyle bir şey yok, Allah Müslümanların babası değildir. Hristiyanlıkta Tanrı, baba. Yahudilikte de buna yakın bazı formüller var. Peki İslam neden bu ilişkinin dışına çıktı? Bunun için Kuran’ın kökenine yani İncil’e indim. İncil’de Tanrı, İshak’ın babasıdır. Sara 70 yaşında çocuk sahibi oldu çünkü tanrı devreye girdi. Meryem’e İsa’yı üfleyen de o. Yusuf, İsa’nın üvey babası. İbrahim de Sare’nin dölleyicisi olmadığına göre, üvey ve sembolik bir baba, reel değil. Ama İslam’da Hacer’i dölleyen doğrudan İbrahim’dir, müdahaleye gerek kalmamıştır. Dolayısıyla Müslümanlarda soyzincirsel bir kopukluk vardır Allah ile insanlar arasında. Bu nedenle Hegel de İslamın tanrısı en soyut tanrıdır demiştir. O kadar soyut, o kadar kopuk ki kimse doyuma ulaştığını söyleyemez. Tanrı hiçbir insani niteliğe sahip değildir. Ama buna katlanmak çok zor. O nedenle İbni Arabi, tanrı olsa olsa bir dil yetisidir der. Ama bu da ona ulaşmamızı engeller. Dolayısıyla gerçek tanrıya ulaşmak için dil tanrıdan vazgeçmek lazım. İnsan çok çaresiz. Yetim de diyemeyiz çünkü baba hiç yok. Tanrı yoksunluğu en çok Müslümanlarda var. Bunu yatıştırmak için aracı kurumlar oluşturmaya çalışıyorlar ama bir yandan da figürleştirmemeleri lazım çünkü yasak. Büyük bir çelişki yaşıyorlar.

Halifeliğin kaldırılmasından önce de İslam’da öznellikler çatışması olduğunu öne süren ve Alevi-Sünni çatışmasını örnek gösteren bir soru üzerine;

Bu çatışmanın başlangıcı İslam dünyasına Aydınlanma’nın girmesidir. Daha önceki savaşlar iç savaşlardır. Aydınlanmanın evrenselliği ile İslam’ın evrenselliği çatıştı. Ayrıca unutmayalım ki Aydınlanma da İslam dünyasına savaşla geldi (bkz. Napolyon’un Mısır çıkartması. Napolyon yanında askerler kadar bir bilginler ordusu da getirmiştir)

İslam’ın ülküsü ile tam olarak neyi kast ettiğine ilişkin bir soru üzerine;

Müslümanlar mükemmel bir sistem kurduklarına inanıyorlardı. Bu sistem hem devlet, hem din, hem cemaatti. İslamın içinde İslami öznenin tüm sorularına cevap vardı. Ben buna kendi kendine yeten özne diyorum. İslami teoloji çok ileri noktadaydı. Kuran’ın içinde her şey vardı, mutlak bilgiydi. Bununla ilgili gerçek bir anektod anlatayım. Napolyon Mısır’da büyük bir katliam yaptıktan sonra Kahire’de şeyhleri yemeğe çağırmış. Siz eskiden büyük bir uygarlıktınız ama ne hale geldiniz bugün, ne keşfettiniz yüzyıllardır? diye sormuş. Bizde Kuran var, diye yanıt vermiş şeyhler. Kuran’da top yapımı da anlatılıyor mu? demiş Napolyon da. Evet, demiş şeyhler, Kuran’da her şey var. O halde neden yapmamışlar? Bütün mesele bu. Onlar mükemmel bir sisteme sahiptiler ama Batı’ya yenildiler. Bu yaradan hala kurtulamadılar. İslamcılar bunun intikamını almak istiyorlar. Hem geri dönüp İslam idealini gerçekleştirmek istiyorlar ama bir yandan da modern dünyanın imkanlarından yararlanıyorlar. Nike ayakkabı giyiyorlar mesela.

Fethi Benslama Seminerinden Notlar” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s