Oğuz Atay’ın “Babama Mektup”una Psikanalitik Bir Yaklaşım

Hilmi Tezgör

“Tüm kadınlar sonunda annelerine benzerler: Bu onların dramıdır. Erkekler için böyle bir durum asla söz konusu olamaz: Bu da onların dramıdır.”
Oscar Wilde

Giriş

Sigmund Freud ve psikanaliz yüz yılı aşkın bir süredir tartışılıyor. Cinsellik gibi bir kavramı öğretisinin merkezine alan bir düşüncenin yıllardır tartışılıyor olması son derece olağan. Freud ile ilgili tartışılmaz bir gerçek varsa bu, onun 20. yüzyıl edebiyatı üzerindeki büyük etkisi olsa gerek. Age of the Modern and other Literary Essays kitabında bu noktanın altını çizen Harry T. Moore da, “Modern edebiyat üzerindeki hiçbir etki Freud’unki kadar doğrudan olmamıştır” diyor. (23)

“Aslında ‘ruhiyat’la ilgili yenilikleri ben bile doğru dürüst bilemiyorum babacığım. (Mesela, egoist olduğun halde, sen de ‘ego’nun farkında değildin.) Bir yerde okumuş olsaydın da bana, ‘Oğlum sende Oedipus kompleksi var mı?’ diye sorsaydın ne karşılık vereceğimi bilemezdim sanıyorum” (Atay, Babama Mektup, 169). Bu alıntının yer aldığı “Babama Mektup”a psikanalitik bakış açısıyla yaklaşıldığında, Freud’un erkek çocukta gözlemlediği Oidipus Kompleksi’ni ne bütünüyle ve başarıyla aşabilmiş, ne de tamamen başarısız olmuş; ‘arada’ kalmış bir oğul ile (mektubun yazarı ile) karşı karşıya kalınır. Babanın ölümü sonrasında ona yazılan mektup ise, hayatta neler yapıp yapamayacağının artık iyice farkında olmuş bir bireyin iç hesaplaşmasıdır. Bu yazıda, bu düşünce örneklenerek açıklanmaya çalışılacaktır.

Freud’un Düşüncesi ve Edebiyat

Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı’nda, Freud’un deyişiyle ‘haz ilkesinin gerçeklik ilkesi tarafından bastırılması’ sürecinin her insan tarafından yaşanmak zorunda olduğunu söyler. Bu baskının uzaması, fazlalığı ve kaldırılamaması durumunda hastalanırız, ki buna ‘nevroz’ denmiştir. Bir Freud yorumcusundan aktardığına göre de, baskı mekanizması kaçınılmaz olduğundan, insan ırkı için ‘nevrotik hayvan’ tanımlaması yapılabilir. (174). Klasik anlamda psikanaliz, hekim olan analizciyle, analizi yapılacak olan hastanın ilişkisidir. Analizci, hastasındaki çatışmaları ve bu çatışmaların neden olduğu davranışları tespit ederek bunların değiştirilmesine olanak sağlayacak ortamı hazırlamaya çalışır. “Baskı mekanizması, nevrozun sebeplerini görünmez kıldığı için hastanın kendisi, söz konusu değişikliği—belirtilerin farkında olsa ve hatta bunları çözümlemeye çalışsa da—gerçekleştiremez. Engin Geçtan’ın Psikanaliz ve Sonrası kitabında belirttiği gibi “Tedavinin amacı, baskı mekanizmasının işletilmesine neden olan olumsuz duyguları azaltmaktır.” (57) Bu sağlanabilirse, belirtilerin gerisinde yatan düşünceler baskıdan kurtularak bilinçdışından bilinç düzeyine çıkar. Aktarım süreci, hastanın bastırdığı yaşam parçacıklarını tekrar hatırlamasını sağlar. Rahatsızlıklarını yorumlayan ve anlamlandıran hasta kendisi hakkında yeni bir hikâye anlatmayı başarabilir. “Psikanalizin amacı bireyi gündelik hayatın çatışmalarından kurtarmak değil, dürtülerini bilinçlendirmek ve gerçekliğin beklentilerini kabul edebilmesini sağlamaktır.” (57) “Babama Mektup”un yazarı da, babasının ölümünden sonra ona yazarak, kendi kendinin psikanalizini yapmıştır bir anlamda.

Freud kendi düşüncelerini ortaya koyabilmek için edebiyata başvurmuş ve Sophokles’in Kral Oidipus’unda resmedilen Yunan miti Oidipus’u kullanmıştır (Bilindiği gibi, oyunda baş karakter bilmeden babasını öldürür ve annesiyle evlenir). Psikanaliz, Oidipus Kompleksi’ni insan ruhunun gelişimindeki en kritik aşama olarak kabul eder. Annesine sahip olmak isteyen erkek çocuk için babası cinsel bir rakip konumundadır, ama çocuk zamanla bunun mümkün olamayacağını anlar, zira anne cinsel açıdan babaya bağlıdır ve babanın gücü çocuktan çok daha fazladır. Öte yandan çocuk, babası tarafından iğdiş edilme (kastrasyon) korkusunu duyar (ki bu onu annesine duyduğu arzudan uzaklaştırır), otoritenin ve arzuların sınırlandırılmasının kaynağı olarak babayı görür ve durumu kabullenir. Haz ilkesinden gerçeklik ilkesine bu noktada geçilmiş olur. Bilinçdışı ise, anneye duyulan yasak arzunun bastırılmasıyla ilk kez devreye girmiş olur. “Erkek çocuk, babasının gelecekte kendisinin sahip olabileceği bir yeri simgelediği düşüncesiyle kendisini avutur. Şimdi aile reisi değildir ama ilerde olacaktır” (Eagleton, 177). Artık çocuk, toplumun ‘erkek’ tanımı ve ilintili pratikleri içinde hayatına devam edecektir (Bu durumun olumlu bir şey olup olmadığı da başka ve sonu olmayan bir tartışmanın konusudur elbette).

Çocuğun babayla barışıp, özdeşleşip, iktidarı ve otoriteyi paylaşma durumuna geçerek simgesel erkeklik rolüyle tanışması, Oidipus kompleksinin başarıyla atlatılması anlamına gelir. Başarısız durum ise, kısaca, ruhsal dengesizlik, otoriteyle sorunlar ve hayat boyu süren şiddet eğilimidir. “Babama Mektup”un yazarı erkek olduğu için, bu yazıda Oidipus Kompleksi’nin kız çocuktaki yansıması üzerinde durulmayacaktır.

Freud insan ruhunun (“psyche”) üç parçadan oluştuğunu söyler. Doğal dürtüler ve sınır tanımayan arzuların karanlık alanı “id”; babanın ve toplumun otoritesinin temsilcisi, arzuların sınırlayıcısı “süper ego” ve bu iki bölge arasında adeta gidip gelen, ruh ile dış dünya arasında duran, bilincin, düşüncenin temsilcisi “ego”. Bu üç parçalı model eleştirmenler tarafından doğrudan edebiyata uyarlanmış ve bu parçaların kendi aralarındaki ilişkilerle edebi metinler arasında analojiler kurulmaya çalışılmıştır (Örnek olarak Freud’un öğrencisi Ernest Jones’un Hamlet and Oedipus adlı kitabı ya da Henry A. Murray’in Melville’in ünlü eseri Moby Dick üzerine yazdığı “In Nomina Diaboli” adlı makalesi verilebilir). Bizzat Freud da Sanat ve Sanatçılar Üzerine adlı kitabında edebiyatçılardan Dostoyevski, Goethe ve Shakespeare’e benzer şekilde yaklaşmıştır. Oidipus Kompleksi’yle bu üçlü model arasındaki ilişki de net olarak görülebilir. Çocuksu akıl idin kaynağıdır. İd kökenli anne arzusunu yasaklayarak krize yol açan baba otoritesi süper egoyu oluşturur. İkisinin arasında dengeli, sabit bir egonun oluşabilmesi kompleksin aşılması anlamına gelir. Sonuç olarak kabul edilmeyen arzuların, kabul edilebilir faaliyetlere dönüştürülmesine Freud ‘yüceltme’ demiştir. Öte yandan bastırılan ve bilinçdışının karanlığına gönderilen arzular (bir şekilde dışa vurulmak zorunda olduklarından) rüyalarda, davranışlarda, konuşmada ve dil sürçmelerinde (‘parapraxes’) ortaya çıkar.

Yazının devamı için tıklayın.

Freudo Baggins’in Mordor Yolculuğu

Bülent Somay
Focus Dergisi

Bir Psikanaliz Metaforu Olarak Fantazi Edebiyatı Fantazi, bir yolculuktur. Tıpkı psikanaliz gibi, bilinçaltı zihne yapılan bir yolculuk. Tıpkı psikanaliz gibi tehlikeli olabilir ve sizi mutlaka değiştirir.

Ursula K. Le Guin “From Elfland to Poughkeepsie”

frodo2

Ruhtaki bozuklukların, acıların, marazın, altüst oluşların her birinin bir hikayesi var. Sonu ister mutlu bir aile hayatında, isterse de tımarhanede bitsin, bu öykülerin her biri şaşırtıcı ölçüde bir diğerine benzer. Ayrıntılardaki farklılıklar sonsuzdur; şeytan da melekler de orada gizlidir zaten. Ama hikayeler daima bir yolculuğu anlatırlar; başı ve sonu olan, ister istemez de bir ortası bulunan birer yolculuğu. Yolculuğun nerede başladığı hayli belirsizdir. Ortası da öyle; yalnızca belli başlı kavşaklar, o da geriye doğru bakıldığında biraz bilinebilir. Son ise genellikle barizdir, ne anlama geldiği hiç anlaşılamayacak da olsa.
Her yolculuk aslında benzersizdir. Ancak onları anlayabilmek için birbirlerine benzetmemiz, ortak yanlarını bulmamız, genellememiz gerekir. Aksi takdirde yapabileceğimiz tek şey, önden giden Don Quijote’nin peşinden umarsızca koşturan, onu izleyen ama olup biten her şeyi ancak sonradan kavrayabilen ve kişisel bir vakanüvislikten başka işi olmayan Sancho Pansa rolüne soyunmaktır. Psikanaliz Sancho Pansa’yı genelleştirerek onu birçok Don Quijote’nin birden peşinden koşabilecek cihazlarla donatır. İster istemez birçok ayrıntıyı kaybeder gerçi, ama geçici süreler için bir takipçiden ziyade bir yol arkadaşı olmayı, edilgenliğiyle etken olmayı başardığı sürece de vakanüvislikten kurtulur. Eyleyen Don Quijote ve kaydeden Sancho Pansa ikiliğini altüst ederek, Don Quijote’yi kendi kendisinin vakanüvisi haline getirmeyi amaçlar. Don Quijote kendi yolculuk öyküsünü yazmayı başarabildiğinde, tedavisi de (“tedavi” her ne kadar mümkünse) tamamlanmış olur.

Don Quijote, bir ortaçağ romansı parodisi. Ortaçağ romansından kaynaklandığı ölçüde de, hem çağdaş romanın, hem de çağdaş fantazi edebiyatının öncüsü olma şerefini taşıyor. Ama aynı zamanda psikanalitik bir “vaka öyküsü” olarak da okunabilir. Bir edebi tür olarak fantazi, tarihsel açıdan bakıldığında, psikanalizi önceliyor. Selef halefin metaforu olabilir mi? Ancak unutmamalıyız ki, “yolculuk” her ikisini de önceliyor. İster karşıki dağın ardına, ister şu ırmağın ya da denizin ötesine, ister oradaki mağaraya, isterse de kendi zihnimizin bilinmeyenine doğru yapılsın, yolculuk insan türü kadar eski. En az zıddı ve tamamlayıcısı olan “ev” kadar. Fantazi de bu faaliyetten çıkıyor, psikanaliz de. Dolayısıyla fantazinin bir psikanaliz metaforu olduğunu söylemek, anakronik (yani tarihsel olarak arabayı atın önüne koşan) bir yaklaşım sayılmaz. Psikanalizde en azından kısmi bir gerçekliğe ulaşma amacı ve iddiasıyla yapılan, her ne kadar fantastik bir evrene yönelse de ayakları “bugün ve burada”ya sapasağlam basan yolculuk, fantazide açıkça kurgusal olarak yapıldığı için, “metafor”unvanı fantaziye daha çok yakışıyor sadece.

Le Guin’in en başta alıntıladığım iddiasına geri dönersek, her fantastik (kurgusal) yolculuk bilinçdışına (onun deyişiyle “bilinçaltı zihne”) yapılan bir yolculuktur. Peki, yola nasıl çıkılıyor, orada ne bulunuyor ve eve nasıl geri dönülüyor?

Yazının devamı için tıklayın.

Başarılı Psikoterapi Pratiğinde Sosyal Medya: Online mevcudiyeti ilişkisel bir bakış açısıyla birleştirebilmek

Linda G. Beeler, LCSW
24 Haziran 2015
Meaningful You

Araştırmalara göre, psikoterapist arayan danışanların %95’i internete başvuruyor (TherapySites.com). Gelgelelim, pek çok psikoterapist online bir mevcudiyet yaratma ve sosyal medyayı işlerini geliştirmek için kullanma konusunda tereddütlü. Online mevcudiyet yaratıp sosyal medyada aktifleşerek, ruh sağlığı uzmanları özel psikoterapi pratiklerini yeniden canlandırabilir ve muhafaza edebilirler.

Çok sayıda psikoterapist, klinik pratiklerini bilgisayar çağından önce geliştirmiştir. Arkadaşlardan, meslektaşlardan, psikanaliz camiasından, kişisel “offline” sosyal ağlardan, sarı sayfalara verdikleri ilanlardan ya da kulaktan kulağa tavsiyelerden yönlendirme gelmesine alışkındırlar. Potansiyel danışanlar halen bu “geleneksel” kaynaklardan gelmekle birlikte, artık pek çok kişi psikoterapist bulmak için ya da en azından kendilerine önerilen terapistin arka planını ve deneyimini kontrol etmek için internetten yararlanıyor. Online mevcudiyeti olmayan psikoterapistlerin çalışmalarını geliştirme ya da sürdürme konusunda hayli zorlanması, dijital ayak izi olmadığı için tükenip gitmesi tehlikesi ufukta görünüyor.

Psikoterapistleri çalışmalarının internette tanıtımını yapmaktan alıkoyan belli başlı endişeler var. Bunların ilki, kendilerini teknolojik açıdan yetersiz görmeleri ve çekinmeleri. Çoğu terapist e-posta yazışmalarını kullanıyor ancak bir web sitesinin nasıl yapılacağını bilmiyorlar.

Psikoterapistler, hazır bir taslak kullanarak kendi web sitelerini yapabilecekleri gibi, bir web tasarımcısı da bulabilirler. Bir webmasterla çalışmaları halinde, arama motorları konusunda da yardım alabilirler. Webmasterlar bir web sitesinin optimal düzeyde çalışmasını sağlayan bilgisayar uzmanlarıdır.

İkincisi, psikoterapistler genellikle bir web sitesinin içeriğinin veya bu içeriğin nasıl bir tasarımda sunulduğunun önemini anlamıyorlar. Web sitesi, psikoterapi işletmesini temsil eder. Dolayısıyla, çekici ve merak uyandırıcı olmalıdır. Adres olarak özgün bir alan adı vardır. Bir web sitesi, belirli bir alana özel niş içerik yaratarak yeni danışanları kendine çeker. Terapistin uzmanlığını ve uygulamalarının başlıca özelliklerini öne çıkarır. Aynı zamanda, terapistin güvenilirliğini doğrular. Görünür bir özgün mevcudiyet, onu internetteki diğer terapistlerden ayırır.

Facebook, Linkedin ve Twitter gibi sosyal medya alanları da meslektaşlarla ilişki kurmak, bilgi paylaşmak ve potansiyel danışanlara kaynak sağlamak açısından harika araçlardır.

Kartvizitler ve özellikle de offline olarak yeni bağlantılar kurmanızı sağlayan organizasyonlar, online mevcudiyetle birleştirildiğinde, psikoterapisti tanıtmada etkilidirler. Kartların özgün ve şık olması, terapistin uzmanlığını, e-posta adresini, web sitesini ve hatta blog adresini içermesi gerekir. Kulağa aşırı gelse de, aynı organizasyon içerisinde pek çok profesyonelle tanışan kişilerin hafızasını tazelemek amacıyla kartlara fotoğraf da koyulabilir.

Son olarak ve belki de en önemlisi, psikoterapistlerin online bir mevcudiyetten sakınmasına neden olan en etkili unsur, psikanalitik ve klinik eğitimleriyle ilişkilidir. Terapistler, kendilerini internette çok fazla ifşa etmekten korkarlar. Bu da anlaşılır bir durumdur çünkü net sınırlar koyup bunları korumak üzere eğitim almışlardır; aktarımın ortaya çıkabilmesi için kendileriyle ilgili fazla bir şey açığa vurmamalıdırlar.

Sigmund Freud, sessiz, yüksüz, tepkisiz bir terapist betimleyen klasik ortodoks modeli öne sürmüştür. Freud’un (1912) “Papers on Technique”de yazdığına göre, “doktor, hastalarına karşı opak olmalıdır ve tıpkı bir ayna gibi, onlara sadece kendisine gösterileni göstermelidir.” Online tanıtım yaparken kişisel detayların paylaşılması mecburiyeti, terapisti beyaz perde olarak gören ortodoks modelle uyumsuzdur.

Son yıllarda, Freudcu mutlak yüksüzlük kavramını çağdaş psikanaliz kuramcıları sorgulamaya başladı. Fairbairn, Winnicott ve Guntrip klasik kuramın mirasçılarıydı. Nesne ilişkileri kuramının öncüleri olan bu isimler, terapist ile hasta arasındaki etkileşimin rolünü gündeme getirmekle bir devrim yarattılar. Özellikle de Winnicott (1960, s. 39), “bebek diye bir şey yoktur, bebek-anne birimi vardır,” diye öne sürmüştü. Bu çarpıcı sav, iki kişilik sistemin gelişiminde ve ilişkisel düşünmenin evriminde kilit rol oynadı.

Mitchell, Greenberg ve Aaron’un çalışmalarından etkilenen ilişkisel bakış açıları, Amerikan psikanaliz dünyasında anaakım hale geldi. Psikoterapist odaya öznelliğini getirir, artık yalnızca bir gözlemci değildir. Sağaltıcı değişimin analitik ilişki içinde gerçekleştiği düşünülür; değişimi yaratan yalnızca hastanın kazandığı içgörüler değil, aynı zamanda terapi ilişkisinin otantikliğidir.

Hastalar, erişilebilir ve insancıl bir psikoterapist arıyorlar. İnternette terapistle ilgili kendilerine hitap eden bir şey gördüklerinde, ona daha yakın hissedebilirler. İnternetten terapistle ilgili daha fazla bilgi edinilmesi, terapi ilişkisini daha gerçek ve içten kılabilir.

Peki terapist, online olmak ile çok fazla bilgi ifşa etmekten kaçınmak arasındaki dengeyi nasıl sağlayabilir? Bu gerçek bir ikilemdir çünkü terapist hakkında daha fazla bilgi edinmek terapi ilişkisini güçlendirebileceği gibi, hastanın terapisti artık idealize etmemesine veya otoriter bir pozisyonda görmeye başlamasına yol açarak baltalayabilir de.

Psikoterapistler, örneğin, hastanın erişiminde olmayan kendi özel facebook sayfalarının haricinde, profesyonel bir facebook sayfası oluşturabilirler. Hastayı kişisel sayfada “arkadaş” olarak kabul etmeyerek, hastanın sosyal etkileşimlerine katılmasını engelleyebilirler.

Twitter ve blog yazarlığı da hayli popülerdir ve terapiste yapılan yönlendirmeleri artırabilir. Terapist, yazılarının ve paylaşımlarının profesyonel bir ton ve içerik taşımasına dikkat etmelidir. Ayrıca, hastanın belirli bir yazıya vereceği tepkiye nasıl karşılık vereceğine de karar vermelidir. Terapist ayrıca, profesyoneller ve şirketler için bir sosyal ağ olan Linkedin’de kontrol sahibi olabilir, hastadan gelen bağlantı kurma teklifini kabul veya ret edebilir.

Nihayetinde, psikoterapistin profesyonel ve kişisel personası arasında çizilecek sınır, terapistin şahsi seçimi olacaktır: Terapistin kendi yaşamına dair bazı detayları herkesle paylaşıp paylaşmayacağı ve hastalarının bu tür bilgilere erişebilmesine izin verip vermeyeceği.

Elbette, terapist ne kadar uğraşsa da, hasta internetten terapistin kontrol edemediği bilgilere ulaşabilir. Diğer her şey gibi, bu da terapi ilişkisini etkiler ve bu tür ifşaların hasta için anlamı terapi bağlamında gündeme getirilip çalışılacaktır.

Özetle, internette sosyal medya ile çalışmak terapisti pek çok zorlu durumla karşı karşıya bırakır. Bu yeni topraklarda profesyonel bir tutumla dolaşmayı öğrenmek, psikoterapi alanında başarı yakalamanın olmazsa olmaz bir parçası haline gelecektir.

Kaynaklar:
Freud, S (1912) Recommendations to physicians practicing psychoanalysis. Standard Edition 12:109-120.
Winnicott, D. W. (1960), The theory of the parent-infant relationship. In: The Maturational Processes and the Press, Facilitating Environment. New York: International Universities 1965, pp. 37-55.

Yazının İngilizce orijinali için tıklayın.

Yeni Doğacak Bebeklere Psikanalitik İsim Önerileri

Psikanaliz, isimlerimizin kaderimiz olduğunun farkındadır: Bir çocuğun isimlendirilmesi ebeveynlerinin, hatta önceki kuşakların arzu ve çatışmalarının cisimleşmesidir. Bizler de “sevgili yavruma isim seçerken psikanalize yönelik merakımı nasıl ortaya koyarım” diyen endişeli ve düşünceli ebeveyn adayları için bir liste hazırladık.

Pazartesi doğan çocuklar için

bebek3

Rüya: Bilinçdışına giden kral yolunu kutsamak için kızınıza bu ismi verebilirsiniz. Edebiyat meraklılarına Kara Kitap’tan esinlendik deme şansı da veriyor. Daha modern bir versiyonu olarak Düş‘ü de düşünebilirsiniz. Bu isimdeki süblimasyon ve özdeşleşme vurgusu dikkat çekmiyor değil, bize John Lennon ve hippiliği çağrıştırdı.

Musa: Bu yazının devamında göreceğiz ki erkekler için psikanalitik isimler bulmak zor. Ancak, Hz. Musa ve Tektanrıcılık’ın bir hayranıysanız, belki bu ismi tercih edebilirsiniz.

Salı doğan çocuklar içinbebek12

Arzu: Dünyayı ne döndürüyor ki zaten diyen analitik ekollere yakınsanız iyi bir tercih olabilir.

Murat: Eh, düşününce Arzu’yla aynı mesajı vermekle birlikte cinsel çağrışımlardan nispeten arındırılmış bir isim denebilir.

Çarşamba doğan çocuklar için

Hayal: Hem rüyaya, hem gündüz düşlerine,
hem ilk sahneye, hem oto-sansüre, hem psikanalizde (yeniden) inşanın işlevine (“hayal meyal hatırlıyorum”), hem de süblimasyona ve özdeşleşmeye atıfta bulunan, çok işlevli bir isim. Türk Sanat Müziği severler ya da 80’ler ve 90’lar nostaljisinden vazgeçemeyenler Hülya’yı, divan edebiyatına düşkün olanlar (hay Allah, gene mi divan dedik) daha da yükselerek Hayali’yi tercih edebilirler.

Jak: Lacancı eğilimleriniz yoğunsa neden olmasın?

Perşembe doğan çocuklar için

bebek1

İmge: Hem Lacan göndermesi mevcut, hem de Kohut… Birçok psikanalistin de kullandığı bu sözcükle farklı psikanalitik okullardan arkadaşlarınızı aynı anda mutlu edebilirsiniz. Kardeşine de Simge adını koyarsanız, “çocuklarının ismiyle kafiye yakalayan coşkulu aile” kategorisine katılabilirsiniz. Tabii bu kadar Lacancı bir aile muhtemelen durmaz, üçüncüyü yapıp adına Sembol deyiverir.

Savaş: Ölüm içgüdüsüne ağırlık veren teorilerden yola çıkarak tercih edebilirsiniz. Daha optimistik bir vurguyu istiyorsanız Barış’tan da yararlanabilirsiniz. Evde içgüdülerin bitmek bilmez savaşıyla yaşamak isteyenler iki çocuğuna bu isimleri dağıtabilir tabii. İlla yaşam içgüdülerini vurgulamak isteyenlere ise Yaşam ve Can alternatiflerini önerebiliriz. Daha minimalist yaklaşımlar içinse Ümit, Umut gibi seçenekler buraya eklenebilir gibi görünüyor.

Cuma doğan çocuklar için

bebek15Gizem: Tamam, psikanaliz ziyadesiyle materyalist bir yaklaşım. Ancak, psikanalizde mistik bir yan yok mu? Yaşam ve ölüm içgüdüleri, tekrar, aktarım – burada bir Gizem var. Sır ve esrara atıfta bulunan başka isimler de tercih edilebilir, Sırrı’dan Aslı’ya kadar çeşitli imkanlar mevcut.

Özne: Evet, galiba pek kullanılan bir isim değil; ancak neden olmasın? Lacancılar için bir tercih olabilir, ama iradeye ve inisiyatife vurgu yapan psikanalitik ekollere yakın hissedenler de tercih edebilir gibi görünüyor. Ayrıca iki biyolojik cinsiyet için kullanılabilir.

Cumartesi doğan çocuklar için

bebek

Deniz: Eh, psikanalizden bahsedip de ana rahminden ve okyanussal duygudan bahsetmemek olmaz. Hem de Mare Nostrum’a da bir selam yollamış olursunuz. Okyanussal duyguyu seyreltelim diyenler için Damla, Su gibi alternatifler, akışa ve değişime vurgu yapmak isteyenler içinse Nehir ve Irmak gibi seçenekler mevcut. Katı ve sıvı diyalektiğini dikkate alanlar içinse Ada opsiyonu var. Eh, daha da kozmolojik bir vurgu yakalamak isteyenlere ise Evren’i önerelim.

Heval: Sonuçta psikanaliz ya da psikoterapi de bir tür yoldaşlık değil mi? İki biyolojik cinsiyet için kullanılıyor olması da çocuğunuzun psişik biseksüalite imkanlarını destekleyecektir diye düşünüyoruz. Türkçe’de ısrarcıysanız Yoldaş, Dost, Arkadaş, Yaren gibi alternatiflerden de yararlanabilirsiniz.

Pazar doğan çocuklar için

Masal: İnsanlığın ortak bilinçdışı, çocukluğun yumuşak anıları – hepsi bu isimde gizli değil mi? Eğer ki insanın sanatsal kapasitesine vurgu yapmayı tercih ederseniz, Şiir ve Öykü, hatta Beste ve Melodi gibi alternatifler de bebek6düşünülebilir.

Mehmet: Psikanalistin anonimliği fikri ayrıca hoşunuza gidiyorsa neden olmasın? Hem de bir çınarın altında yatan şairimize de bir selam olur. Belki Lokman, Hekim gibi tercihlere yönelerek de, kimliği bilinmeyen şifacı vurgusunu ortaya koyabilirsiniz. Ya da, psikanalizin bir özgürleşme süreci olmasına atıfla Özgür’ü tercih edebilirsiniz.

Sigmund Freud’un doğum gününde doğan çocuklar için

bebek4Hem psikanalize bu kadar meraklısınız hem de çocuğunuz Doktor’un doğum gününde doğdu. Kaderinize boyun eğin: Yorum koyun adını. Çocuğunuza Türkiye müzik tarihinde özgün bir yeri olan bir grupla aynı ismi taşıma imkanı veriyor ve her türlü beşeri ilimin kalbinde yer alıyor. Bir taşla birkaç kuş vurmak mümkün.

Sigmund Freud: Eşcinsellik utanılacak bir şey değildir

 

1935 yılında endişeli bir Amerikalı anne, oğlunun eşcinsel olabileceği şüphesiyle Freud’a mektup yazar. İnsanların her iki cinsiyete de ilgi duyma kapasitesiyle doğduğuna inanan Freud, anneye yazdığı yanıtta hem eşcinsellikle ilgili görüşlerini ortaya koyar hem de çeşitli tavsiyelerde bulunur. Mektup daha sonra (alta iliştirilmiş daktilo notundan anlaşılacağı üzere) Alfred Kinsey’nin eline geçmiş  ve o da 1951 tarihli American Journal of Psychiatry’de yayınlanmasını sağlamıştır.

escinsel mektup 1escinsel mektup 2

9 Nisan 1935

PROF. DR. FREUD

Sevgili Bayan [Silinmiş],

Mektubunuzdan anladığım kadarıyla oğlunuz bir eşcinsel. Ondan bahsederken bu terimi kullanmamanız dikkatimi çekti. Neden bundan kaçındığınızı sorabilir miyim? Eşcinselliğin bir avantaj olmadığı ortada ama utanılacak bir şey veya bir özür, aşağılık bi durum da değil; bunu bir hastalık olarak sınıflandıramayız; daha ziyade, bir tür cinsel işlev olduğunu ve cinsel gelişimin belli alanlarındaki ketlenmelerden kaynaklandığını düşünüyoruz. Gerek eski zamanlarda gerekse modern çağlarda eşcinsel olduğu bilinen pek çok saygıdeğer erkek yaşamıştır ki bunların bazıları çok büyük isimlerdir (örn. Plato, Michelangelo, Leonardo da Vinci vb.) Eşcinselliği bir suç olarak görmek büyük haksızlık – ve zalimlik – olacaktır. Bana inanmıyorsanız, Havelock Ellis’in kitaplarını okuyun.

Benden yardım istediğinize göre, anladığım kadarıyla eşcinselliği ortadan kaldırıp normal heteroseksüelliği temin edip edemeyeceğimi soruyorsunuz. Bunun yanıtı şu: Genel anlamda böyle bir şeyi başarmayı vaat edemem. Bazı sayılı vakalarda heteroseksüel eğilimlerin çürümeye yüz tutmuş köklerini yeniden geliştirmeyi başarıyoruz. Bu kökler her eşcinselde mevcut olmakla birlikte çoğunda artık gelişmesi imkansız hale gelmiş oluyor.

… bu daha çok, kişinin nitelikleri ve yaşıyla ilgili. Tedavinin sonuçlarını önceden kestiremiyoruz.

Analiz oğulunuza daha farklı bir açıdan yardımcı olabilir. Eğer ki kendisi mutsuzsa, nevrotikse, çatışmalardan muzdaripse, sosyal yaşamında çekingen davranıyorsa, eşcinsel kalıp kalmaması fark etmeksizin, analiz ona uyum, iç huzur ve tam bir yetkinlik sağlayabilir. Eğer benimle analize girmesi gerektiğine kanaat getirirseniz – ki böyle bir şeyin olmayacağını sanıyorum – Viyana’ya gelmesi gerekiyor. Buradan ayrılmaya hiç niyetim yok. Her koşulda lütfen bana bir yanıt vermeyi ihmal etmeyin.

En iyi dileklerimle,
Freud

Not: El yazınızı okumakta zorlanmadım. Umarım siz de benim yazımı ve İngilizcemi anlamakta zorlanmazsınız.

Daktilo notu: Sevgili Bay Kinsey, Size Büyük ve İyi bir adama ait bu mektubu iletiyorum, dilerseniz sizde kalabilir. – Şefkatli bir anne