‘Pop’ Psikoloji: Rock and Roll Müziği Psikanaliz Divanına Yatırmak

Michael A. Brog, MD

1 Haziran 2005 | Schizoid Personality Disorder

Psychiatric Times
Haziran 2005
Vol. XXII
Sayı 7

Rock and roll müziğin vahşi dünyası çoğu zaman Mick Jagger, Elvis Presley ve Jim Morrison gibi isimlerin gürültülü kalabalığın önünde yaptığı gösterişli hareketlerle ilişkilendirilir. En azından akla ilk gelenin analitik purosundan ağır nefesler alırken bilinçdışı zihnin karanlık sırları üzerine düşünen asık suratlı bir Sigmund Freud olmadığı kesin. Buna rağmen, her ne kadar ayrı dünyalara ait gibi dursalar da, rock tarihindeki en büyük isimleri psikanalizin geçmişindeki en büyük yıldızla anlamlı bir biçimde ilişkilendirmek mümkün çünkü hepsi benzer şeylerle meşgul olmuşlar – alt benliğe bulanmış duygu ve imgelerin serbest ifadesi. Jagger izleyicilere ”tatmin olamadığını” (can’t get no satisfaction) fısıldarken, Morrison babasını öldürüp annesine sahip olmak isteği üzerine bir şarkı söylerken veya Iggy Pop’un ifadeleri I Wanna Be Your Dog (Köpeğin Olmak İstiyorum) isimli parçada sapkına doğru meyil ederken, arka plandaki içsel güçleri sakallı ihtiyar Sigmund Amca’dan daha iyi kim anlayabilir?

Rock and Roll (salla ve kıvır) tabiri zaten kelime anlamı itibariyle cinsel birleşmeye Freud’un takdir edeceği türden bir atıfta bulunur. Gelgelelim, rock müzik ve psikanaliz arasındaki ilişki, buluştukları cinsellikle erken meşguliyet zemininden çok daha derindir. Her iki disiplin de erken dönem erotik obsesyonlarından benzer noktalara yönelmiş; kırılganlık, kayıp, özgüven ihtiyaçları ve hatta gerçekliğin doğası gibi temaları ele almaya başlamıştır. Psikanaliz Freud’dan doğup D.W. Winnicott, Heinz Kohut ve Wilfred Bion isimlerine dallanırken; rock Elvis Presley’den Elvis Costello’ya, Talking Heads’e ve Nirvana’ya evrilmiştir. Rock ve psikanaliz gibi aralarında dağlar kadar fark varmış gibi görünen iki alan, bazı açılardan kusursuz bir çift olabilir. İlki, içebakışın yaratıcı ve serbest ifadesi için mükemmel bir araçtır; ikincisi ise bu ifadelerin ne ile alakalı olduğunu anlamak ve şifrelerini çözmek için ideal çerçeveyi sağlar. Freud kendi yazılarında müzikle ilgili konulardan kaçınmışsa da, rock albümü formatının ruhsallıkiçi deneyimin ifadesini kolaylaştıracak pek çok unsur barındığını muhtemelen kabul ederdi (Brog, 2002). Müziğin dinleyen kişide derin duygu durumları açığa çıkarma gücü taşıdığı uzun süredir kabul edilen bir şeydir. Bu duygular dinleyiciyi sanatçının duygu dünyasını paylaşmaya davet edebileceği gibi, onu zorla ele de geçirebilir. Bu etkileşimin yansıtmalı özdeşim işlevi gördüğü düşünülebilir (Brog, 1995). Ayrıca müzik, gerek bestesi gerekse düzenlemesi itibariyle, bir dizi farklı ruhsallık içi savunma kümelenmesi biçimi alabilir. Mesela sakin bir melodi tekrar tekrar çalındığında altta yatan rahatsız edici bir ritmin üstünü örtebilir, dolayısıyla da savunma niteliği taşıyan bir bastırma görevi görür. Dürtü, savunma ve duygulanımla ilgili çeşitli ifadeler de bir şarkının bestesine ve düzenlemesine yedirilebilir.

Sözlerin ve albüm formatının eklenmesi ile doğal olarak iletişim potansiyeli de genişler. Sözler, müzikle aktarılan duygularla uyumlu olunca duygusal varlığı daha güçlü ortaya koyar. Güçlü bir duygu iletkeni olan müzik, sözel anlatıya eşlik eden duygusal unsurları netleştirebilir, artırabilir veya onlarla çelişebilir. Müzikle sözcüklerin iç içe geçmesinin doğasında olan yaratıcı olasılıklara uyumlu hareket eden sanatçılar, şarkıları vasıtasıyla içsel deneyimlerini müziğin ya da sözcüklerin tek başına taşıyamayacağı bir derinlik ve karmaşıklıkla ifade edebilir.

Buna ek olarak, şarkıları bir albüm formatı içerisinde sıralamak (albüm kapağı ve iç ambalajın da eklenmesiyle) çağrışım olasılıklarını iyice çoğaltır. Şarkıların dizilimi henüz tam olgunlaşmamış bir hikaye izlenimi yaratabilir; tıpkı Beatles’ın Sergeant Pepper’s Lonely Hearts Club Band veya Who’nun Tommy albümünde olduğu gibi. Bu dizilim, dinleyicinin albüm boyunca öne çıkan temalarla ve onların çeşitlemeleriyle özdeşleşmesine imkan tanır. Analizanın seans boyunca ürettiği serbest çağrışımlarda olduğu üzere, tema itibariyle birbiriyle ilişkili şarkılardan oluşan etkin bir rock albümünde de bütünün parçaların toplamından fazla olmasını bekleriz. Çok sayıda yetenekli müzisyen bu özelliklerden yararlanarak içebakışlarını yaratıcı ifadelerle seslendirmişlerdir. Bu albümlerin zenginliği ve çarpıcılığı, hiç şüphesiz çağrışımları tetikleyen ve duygusal olarak yüklü bir dinleme deneyimi yaratır. Freud’un modern çağdaki bir takipçisi olarak, bu deneyimin psikanalitik açıdan soruşturulması gerektiğine inanıyorum.

white album

Örneğin John Lennon’ın Beatles’ın 1968 tarihli White Album’üne katkılarını ele alalım (Brog, 1995). Buradaki parçalar grubun Yogi Maharishi Mahesh’ten spiritüel rehberlik almak üzere gittiği başarısız Hindistan seyahatinin ardından yazılmış ve kaydedilmiştir. Bu yolculuk esnasında grubun Maharishi’nin bir tür şarlatan olduğu sonucuna üzülerek vardığı ve daha önce hayranlıklarını açıkça ifade ettikleri bir kişiye karşı hayal kırıklığı içinde Hindistan’dan ayrıldığı sıkça yazılmıştı (Brown ve Gaines, 1983). Lennon’ın albüme katkılarının bu hayal kırıklığının ondaki yansımasını temsil ettiği söylenebilir; analitik dilde buna Maharishi ile bağlantılı olarak idealize edilmiş bir kendilik nesnesi oluşturma girişiminin başarısızlığa uğraması da diyebiliriz. Bu yansımalar arasında Maharishi’ye yönelik öfke (Sexy Sadie’deki küçük düşüren baştan çıkarıcı kadın); şaşaalı figürleri yerme eğilimi (Bungalow Bill); depresyon (Yer Blues ve I’m So Tired); kayıp nesnelerle bağlantı kurma arzusunun yeniden canlanması (ölmüş annesiyle temas etme yakarışı olan Julia) sayılabilir. İfade edebileceği geride kalan tek tük sevgi duygusunu da (yumuşak Goodnight) şarkıyı başkasına (Ringo) söyleterek yadsımıştır. Adeta sevgisini bölüp başkasına yerleştirerek öfkeli duygularından korumak istemiştir. Albümün en rahatsız edici parçası olan Revolution 9 ise bir şarkıdan ziyade bir tür uç uca eklenmiş ve haddinden fazla uzun uyumsuz sesler koleksiyonudur. Bu dolambaçlı ve müzikal olmayan anomali ile Lennon dinleyici sarsarak tacize uğramış hissettirir ve başını döndürür (Beethoven’ın bir senfonisini dinlerken uyanan hislerinizin aniden giren bir heavy metal parçasıyla bölündüğünü düşünün, ne demek istediğimi anlayacaksınızdır). Beatles hayranlarının büyük kısmı bu ‘şarkı’dan nefret etmiştir. Kendisine tapan hayranlarını hayal kırıklığına uğratan Lennon, bu sayede Maharishi’nin kendisinde yarattığı sarsıcı hayal kırıklığını onların sahiplenmesini sağlamıştır (ki bunu pasifin aktife çevrilmesi ve hatta yansıtmalı özdeşim olarak okuyabiliriz?) Buna dinleyiciler karar versin.

Lennon’ın bu albümdeki katkılarını Paul McCartney’ninkilerle karşılaştırmak da ikisinin kişilik yapıları arasındaki farkı ortaya koyacağından ilginç olabilir. Hindistan’da benzer bir hayal kırıklığı yaşamış olmasına rağmen, McCartney’nin albüme katkılarında bu olaylara ilişkin pek bir tepki göremeyiz. Bunun yerine, We Don’t Do It In The Road, Helter Skelter ve Birthday gibi parçalarda cinsel meşguliyetlerini net bir şekilde ortaya koyar; I Will ve Marthe My Dear gibi parçalarda benzer alt benlik dürtülerinin daha yüceltilmiş ifade biçimlerini görürüz.

Özellikle de Rock Raccoon cinsel itkilerle ilgili karmaşayı açıkça ortaya koyan bir parçadır. Bu şarkıda silahşor Rocky’nin, arzuladığı kadın olan Nancy’nin kalbini çalan rakibinden intikam alma çabası anlatılır. İkisinin dans ettiği bir odaya (buna birincil sahne diyebiliriz) bir hışımla giren Rocky’i kendisinden daha iyi bir silahşor olduğu anlaşılan rakibi yaralar. Nancy’i kaybetse de, tamamen eli boş döndüğünü söyleyemeyiz çünkü otel odasında bulduğu Gideonun İncili onu intikam hırsını ve hasedini bırakıp daha yüksek ülkülerin peşinden koşmaya ikna eder. Herhalde Freud bu şarkının Rocky’nin Oidipus karmaşasının çözümünü anlattığını söylerdi; kendisinden daha güçlü bir savaşçının tehdidi sonucu erişilmez sevgi nesnesinden feragat etmek zorunda kalıyor, sonunda da bir tür teselli ödülü olarak ahlaki değerler ön plana çıkıyor.

Bazen albümün yapımcısı grubun kendisini serbestçe ifade etmesini teşvik edip albüm içeriğinin derinleşmesine vesile olabilir. Bunun en belirgin örneklerinden biri, Talking Heads’in meşhur 1980 tarihli albümü Remain in Light’tır (Brog, 2002). Yapımcı Brian Eno, müzisyenleri şarkıları yazarken içgüdülerini izlemeleri ve spontan davranmaları yönünde cesaretlendirmiştir. Stüdyoya hazırlıksız gelmelerini, enstrümanlarla deneysel çalışmalarını ve şarkı yazma sürecindeki hataları yakalayıp onlardan faydalanmalarını istemiştir (Gans, 1985). Eno bu anlamda grup için psikanalist rolü üstlenmiş diyebiliriz; serbest çağrışımı teşvik etmiş ve daha sonra birincil süreç malzemesine bir şekil ve bütünlük kazandırmıştır.

TalkingHeadsRemaininLight

Bu süreç sonucunda ortaya çıkan albüm, pek çok açıdan takdire şayandır. Solist David Byrne’nin sözlerinde çarpıcı bir serbest çağrışım havası vardır ve albüm boyunca kayıp, gizlenmiş, bölünmüş ve parçalanmakta olan bir kimlik ile bütünlüklü bir kendilik duyumunu koruma çabası gibi temaların egemenliği göze çarpmaktadır (albümün rahatsız edici kapağında dört grup üyesinin bilgisayarla yapılmış ve adeta onları kişiliksizleştiren maskelerle portreleri yer alır ki bu da kimlik bozulması temalarını yansıtır). Psikotik ve şizoid deneyimlere işaret ettiği söylenebilecek pek çok şarkıdaki anlatım, Bion ve Harry Guntrip’in yazılarına tekinsiz bir benzerlik taşır. En çarpıcı olanı da bu albümün müziği kullanma biçiminin bu rahatsız edici deneyimlerle ilişkili olarak savunmacı ve telafi edici bir işlev üstlenmesidir.

Cross-Eyed ve Painless’ta canlı ve insanı hareketlendiren ritimler, şarkının sözlerinde ifade edilen kendiliğin çözülmesi haline bir mesafe koyan kapsayıcı bir işlev sağlamak için kullanılmış gibidir. Yine The Great Curve’deki tahrik edici ritim psikotik kişiliğin psikotik olmayan parçalarını güçlendirir. Listenin Wind sesi ve müziği, ötekinin rahatlatıcı varlığını temin eden bir geçiş nesnesi olarak kullanır. Albümün en bilindik şarkısı Once in a Lifetime’da ise gerçek kendiliğin şizoid batışı şarkının titrek, hipnotik arkaplan sesleriyle yansıtılır ki bu da dinleyen kişiyi rüya gibi bir kopukluk haline sokma tehdidi taşır.

Elbette gerek Beatles gerekse Talking Heads, rock albümünü çağrışımsal ruhsallık içi deneyimleri serbestçe ifade etmek amacıyla kullanan pek çok gruptan yalnızca ikisidir. Dikkatli bir kulak, pek çok albümün psikanalitik açıdan değerlendirilebileceğini takdir edecektir. O halde siz de bundan sonra en sevdiğiniz albümü evde çalacağınız zaman ışıkları kapatın, rahat bir koltuğa yerleşin, kendinize bir kadeh şarap koyun (ve hatta Freudcu bir puro yakın) ve hoparlörden gelen müziği analistin serbest dikkatiyle dinleyin. Keşifleriniz sizi şaşırtabilir.

Dr. Brog, St. Louis Psikanaliz Enstitüsü’nde öğretim görevlisidir.

Kaynaklar

Brog MA (1995), The phenomena of Pine’s “four psychologies”: Their contrast and interplay as exhibited in the Beatles’ “White Album.” Am J Psychother 49(3):385-404.

Brog MA (2002), “Living turned inside out”: the musical expression of psychotic and schizoid experience in Talking Heads’ Remain in Light. Am J Psychoanal 62(2):163-184.

Brown P, Gaines S (1983), The Love You Make: An Insider’s Story of the Beatles. New York: McGraw Hill.

Gans D (1985), Talking Heads. New York: Avon Books.

Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Psikanaliz Temel Kitabı Giriş ve Temel Kavramlar 5 Cilt Takım

set

Yazar: Glen O. Gabbard, Paul Williams, Bonnie E. Litowitz

Çeviri: Bilge Güler, Büşra Helvacıoğlu, Kübra Kelebekoğlu, Menekşe Arık, Mirel Benveniste, Özgür Gelbal, Öznur Karakaş, Şeyma Koç, Zeynep Ertan

Editör: Tahir Özakkaş

Yayınevi: Psikoterapi Enstitüsü

Bu kitap, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından genişletilmiş ve gözden geçirilmiş yeni baskı olarak yayımlanmıştır. Amerika’da yayımlanan en geniş kapsamlı psikanaliz ders kitabı olan Psikanaliz Temel Kitabı hem alana yeni giren öğrencilere hem de uygulayıcılara yönelik olarak hazırlanmıştır. Psikanalizin tarihini, başlıca kurumsal modelleri, tedavi ve tekniği bütün yönlerini içeren kitabın çoğulcu yaklaşımı, psikanaliz ile diğer disiplinler arasındaki etkileşime de özel bir yer ayırmıştır. Her bölümü alanında deneyimli, önde gelen uzmanlarca kaleme alınmış olan bu temel eserde psikanalizin kökleri, temel kavramlarının tarihçesi, çeşitli düşünce ekolleri ve bunların hem kurama hem de tekniğe etkileri zengin bir şekilde izlenmiştir.

Freud’a Kafa Tutan Kız – Dora: Psikanalitik bir intikam

Evren Kuçlu
Arka Kapak

“Baban öldü, istersen gelebilirsin”
Romandan

“Freud Dora’nın her şeyini yanlış yorumlamıştı” düşüncesinden yola çıkarak Sigmund Freud’un en meşhur vakasını Dora’nın gözünden anlatmak üzere romanlaştıran Lidia Yuknavitch, Freud, Dora ve ikili arasındaki ilişkiye kendinden yeni pürüzler eklediği psiko-fantastik bir öyküyle buluşturuyor okurları. Chuck Palahniuk’in iltifatlarıyla bizi selamlayan, Freud’a Kafa Tutan Kız – Dora adlı bu hiperaktif roman April Yayıncılık tarafından neşredildi.

doraFreud’un meşhur Dora Vakası’nda Ida Bauer (ona Dora adını Freud’un taktığını hatırlatalım), anne babasının Herr ve Frau K. çiftiyle sürdürdüğü sorunlu ilişkiden bir travma devraldığı için babası tarafından Sigmund Freud’a yönlendirilmiş 18 yaşında bir genç kızdır. 14 yaşındayken komşusu Bay K. tarafından tacize uğrayan, devamında bu adamın karısı Bayan K. ile kendi babası arasında uzayıp giden bir metres ilişkisi olduğunu fark eden Dora, bu yaşananların etkisinden kurtulmak için bir süre Freud’un sağaltım tedavisine başvurur ya da boyun eğer. Tedaviden kısa sürede olumlu dönütler almaya başlayan Freud-Dora ikilisinin on bir seanslık ilişkisi Freud’un Ödipal ve bilinçaltı niyetleriyle örülü analizlerini kabullenemeyip, çatışmalarına bir de doktorunu ekleyen Dora’nın, terapi seanslarını reddetmesiyle sona erer.

Bu öykü yayınlandığında, deyim yerindeyse her şey metnin yazarı Freud’un merhametine kalmıştı. Söylentilere göre Freud, Dora’nın öyküsünü, nasıl anlaşılmasını istiyorsa öyle, bir başka deyişle psikanalizin amacına hizmet edecek şekilde kaleme almıştı. Tam da bu nedenle Freud’un, Dora’nın öyküsüne ilişkin analizlerini psikanaliz açısından oldukça ufuk açıcı görenlerin aksine; haksız, ataerkil, saçma hatta mide bulandırıcı olarak yorumlayanlar da oldu. İşte romanımızın yazarı Yuknavitch, Dora Vakası metinlerinde Freud’un psikanalizi taltif edip, Dora’yı harcadığını düşünerek ondan intikam almak isteyenlerden biri. Yazar, romanda sık sık “Sig” diye andığı Freud’dan ve Dora’nın tacizcisi Bay K’den neredeyse hiçbir kural tanımadan intikam alabilecek cin gibi bir karakter çizmiş. Dolayısıyla Dora’nın gecikmiş fakat oldukça sert savunmasıyla karşı karşıyayız.

Yuknavitch Doktor Sig’i (Sigmund Freud) gerekirse hadım ederek onu psikanalitik düşüncesinin en büyük kanıtı ‘penis’ten yoksun bırakmaya kararlı. Ancak öncelikle karakterini Freud’un etiketlerinden birer birer kurtararak yapıyor bu işi. Freud’un Dora diye seslendiği Ida Bauer’e gerçek adıyla hitap edip, Dora müstearını da Ida’nın sırt çantasına isim olarak veriyor. Devamında öykü süresince Ida sık sık üreme organları arasında da serbest çağrışım üreterek doktorunun kendisiyle ilgili tespitlerini küçümseyen ve ona yerli yersiz ağza alınmayacak küfürler savuran biri olmaktan hiç vazgeçmiyor. Yaptığı esprilere bakarsak bundan büyük bir zevk de duyuyor. Rüyayla gerçeği harmanlamış hatta aradaki çizgiyi kaybetmiş olan Ida bu ‘deliliğin’ sarhoşluğuyla herkesten istediği gibi intikam alacağı zengin bir çağrışım dünyası kuruyor. Zihninde yaşattığı karakterler, yaşamayı başaramadığı gerçek karakterlerle yüzleşirken Dora’ya sürekli destek oluyorlar. Dora adını verdiği sırt çantasına zulaladığı h4n kamerasıyla can alıcı ya da gülünç bulduğu birçok şeyi kayıt altına alıp hafızasına pratik bir katkı sağlıyor.

Yuknavitch’in İda’sı her ne kadar Freud’un Dora’sını ve onun nezdinde Freud’u alaşağı etmeye kalkışsa da son kertede Freud’un 11 hafta boyunca Ida’nın danışmanlığını üstlendiğini aklının bir köşesinde tutuyor. Bu nedenle ünlü psikoloğun dehasını yeri geldikçe takdir ediyor. Fakat barışa yanaşmaksızın, Freud’un saplantısı olarak kabul ettiği unsurları (Oedipus kompleksi, penise imrenme vb.) küçümseyip, onun eski dostu, ezeli düşmanı Carl Gustav Jung’u da arkasına alarak saldırıya dört koldan devam ediyor. Romanın birinci amacı Freud’dan intikam almak olduğu için psikolojik literatüre de işini görecek kadar kucak açıyor Yuknavitch.

Freud’a Kafa Tutan Kız neredeyse tamamında belirli periyotlarla anne babasını yargılamayı ihmal etmiyor tabii. “Ben suçlu değilim. Sadece birilerinin kızıyım. Hasta değilim ben.” “Çocuklarınız için nasıl bir dünya tüneli yarattığınıza bakın.” gibi acıklı cümleler kurarak aynı zamanda bütün suçlamaları aklı başındayken sarf ettiğine dair okuyucuyu şahit tutuyor. Sonuç olarak; yazarının kendi deyimiyle Freud’un fazlaca üstüne giden roman, serbest çağrışımı bir psikoloji seansından öteye, tımarhanedeymişçesine özgürce işlerken cinsiyet ve cinsellik üzerine yeni sorular üretmeyi, bunların hepsi bir kenara, okuru eğlendirmeyi ihmal etmiyor.

Birincil Annelik Tasası

Donald W. Winnicott
Çev.: Ayşegül Salgın

Bu yazı “Çocuk Nevrozunun Sorunları” başlığı altında Psychoanalytic Study of the Child (cilt 9)’da yayımlanan bir tartışma nedeniyle ortaya çıkmıştır. Bu tartışma, Anna Freud’un çeşitli yazılarının bebek yaşamının çok erken dönemleriyle ve kişiliğin oluşumuyla ilgili olması nedeniyle günümüz psikanalitik kuramına önemli önermeler katmıştır.

Söylemek istediğim şey erken dönem anne-çocuk ilişkisi kavramını geliştirmektir, bu kavram başlangıçta çok üst derecede bir öneme sahiptir ve ancak zamanla, bebeğin bağımsız bir varlık olmaya başlamasıyla ikinci plana düşer.

Öncelikle Anna Freud’un “Moda Olan Yanlış Kavramlar” (Current Misconceptions) başlığı altında söylediklerini desteklemem gerekiyor. “Hayal kırıklıkları ve engellenmeler anne-çocuk ilişkisinden ayrılamaz. Çocukluk nevrozunun nedenini annenin oral dönemdeki eksikliklerine bağlamak kolay ve yanıltıcı bir genellemeden başka bir şey değildir. Analiz, nevrozun nedenini daha çok ve derinlemesine araştırmalıdır. ” Bu sözlerde Anna Freud, genel olarak psikanalistlerce benimsenen bir bakışı ifade etmektedir.

Buna karşın annenin durumunu göz önünde bulundurarak daha çok şey elde edebiliriz. Bebeğin her dönemde uygun doğal doyumlara, kaygı¬lara ve çalışmalara erişmesine olanak veren yeterince iyi (good enough) bir çevre olabileceği gibi, bebeğin gelişimini bozan ve yeterince iyi olma¬yan (not good enough) bir çevre de söz konusu olabilir.

Anna Freud genital öncesi örüntüyü (pregenital patterning) iki kişinin birlikte ulaşmak için bir araya geldiği “homeostatik denge” olarak ad¬landırılabilecek bir terim olarak ela düşünebileceğimizi hatırlatmıştır (Maliler,1954). Aynı noktaya “ortak yaşam ilişkisi” terimi için de gön¬derme yapılmıştır. Sıkça ifade edildiği gibi, anne bebeğinin gereksinimlerini karşılayacağı bu çok özel görev için kendini biyolojik olarak hazır duruma getirir. Daha sade bir dille söylenecek olursa anneyle bebek arasında bir özdeşleşme görünürde bilinçli ama aynı zamanda derinlemesine bilinçdışı olarak da vardır.

Bu farklı kavramların birleştirilmesini ve annenin biyolojik inceleme dışında da incelenmesi gerekliğini düşünüyorum. “Ortak yaşama” (symbiosis) terimi bizi anne bebek ilişkisini hayvan ve bitki yaşamındaki diğer örneklerle karşılaştırmaktan daha ileriye götürmez: fiziksel karşılıklı bağlılık. Eğer ilişkiye hak etliği ilgiyle bakılırsa homeostatik denge sözünün de gözümüzün önünde ortaya çıkan bazı noktaları gölgede bıraktığı görülür. Biz bir taraftan annenin bebeğiyle özdeşleşmesi, diğer taraftan da bebeğin” anneye olan bağımlılığı arasındaki çok büyük ruhsal farklılıklarla ilgileniyoruz; bu sonuncusu özdeşleşmeyi içermez, çünkü özdeşleşme bebekliğin erken evrelerine uygulanamayacak karmaşık bir durumdur.

Anna Freud bize, bebek için yaşamın oral içgüdüsel deneyimle başladığının düşünüldüğü, kuramın çok iyi gelişmemiş olduğu psikanalizin ilk evresinin çok ötesine geçtiğimizi göstermektedir. Biz şimdi, gelişim yelerince ilerlediyse, altbenlik (id) deneyimleriyle bozulmak yerine güçlenebilecek olan ilkel dönem gelişimi ve ilkel kendilik (self) dönemlerini araştırıyoruz.

Anna Freud, Freud’a borçlu olduğumuz “anaklitik” terimini genişleterek şöyle der: “Anneyle ilişki başka bir insanla ilk ilişki olmasına karşın, bebeğin çevreyle ilk ilişkisi değildir. Bundan önceki evre, nesne dünyasının değil, beden gereksinimlerinin ve onların doyum veya engel¬lenmelerinin belirleyici rol oynadığı daha ilkel bir evredir”

Sırası gelmişken, “arzu” (desire) kelimesi yerine “gereksinim” (need) kelimesinin kullanılmasının kuramımızın oluşturulmasında çok önemli olduğunu düşünüyorum, ancak Anna Freud’un burada “doyum” ve “engellenme” sözcüklerini kullanmamış olmasını isterdim. Bir gereksinim karşılanır veya karşılanmaz ama bu, altbenlik dürtüsünün doyumu ve engellenmesiyle aynı şey değildir.

Greenacre’a bir gönderme yaparak (1954) sözü ritmik hazların yatıştırıcı (lulling) etkisi diye adlandırdığına getirebilirim. Burada karşılanmış veya karşılanmamış bir gereksinim örneğini buluruz ancak, yatıştırılmayan bebeğin bunu bir engellenme olarak yaşadığını söylemek çok doğru olmayacaktır. Aslında burada öfkeden çok ilkel dönemde bir tür gelişini bozulması vardır.

Herhalükarda, ilkel dönemden başlayarak annenin işlevleriyle ilgili olarak derinlemesine bir incelemenin eksik olduğunu düşünüyorum ve çeşidi ipuçlarını bir araya getirerek tartışmaya genel bir önermede bulunmayı umuyorum.

Yazının devamı için tıklayın.

Lacan, Ayna Evresi ve Marx

Erdoğan Özmen
Birikim
Nisan 2012

Feuerbach doğaya çok fazla, politikaya çok az göndermede bulunuyor.

K. Marx

İnsan doğası gerçek insan toplumu olduğundan, insanlar doğalarını ortaya koymak suretiyle insan toplumunu, toplumsal varlığı üretir, yaratır. O toplumsal varlık tek bir bireye karşıt soyut evrensel bir güç değil, bilakis her bir bireyin, onun kendi etkinliğinin, kendi hayatının, kendi tininin, kendi zenginliğinin aslî doğasıdır.

K. Marx

İnsan yavrusunun, çocuğun 6.-18. aylar arasına sıkışmış ‘ayna evresi öyküsünün’, o evreye ilişkin Lacan’ın söylediklerinin önemi ne? Lacan’ın konuya ilişkin makalesinin başlığı tam olarak şu; “Psikanalitik deneyimde açığa çıktığı biçimiyle özne-ben’in (I) işlevinin oluşturucusu olarak ayna evresi” (The mirror stage as formative of the function of the I as revealed in psychoanalytic experience). Birlikte okuyalım:

“Lacan’ın çalışmalarını diyalektik maddecilik felsefesi ve Marksizmdeki ideoloji sorunuyla yakın ilişki içerisinde değerlendirmek tuhaf görülebilir, fakat Lacan’ın Freud’u yeniden incelemesinin önemi kesinlikle bu bağlantıların kurulmasındandır, çünkü bu çalışmalar toplumsal süreçteki maddi özne teorisinin temelini oluşturmaktadır: Her zaman/zaten bu toplumsal süreçlerde oluşturulan, fakat hiçbir zaman bir dayanağa indirgenmeyen bir özne. Dolayısıyla Lacan’ın öznesi diyalektik maddeciliğin bu yeni öznesidir: Süreç içindeki özne… Süreç içindeki özneyi kavramak, Lacan’ın bireyin özne olarak inşâsında gösterenin (yani dil) belirleyiciliğini vurgulaması üzerine kurulmuştur… Dile verilen önem toplumsal süreçteki öznenin, diyalektik maddeciliğin gerektirdiği öznenin incelenmesinde bir yol açar” (R. Coward- J. Ellis, Dil ve Maddecilik, İletişim yay, 1985, s:165-166 çev: E. Tarım).

Başka kavramsal karşılıklarla da (ayrılma/bireyleşme gibi örneğin) anlaşılmaya çalışılmış o döneme ilişkin Lacancı yaklaşımın benim için anlamı daha yalın olarak şu: İnsan-öznenin, öznelliğin kuruluşunun ne denli meşakkatli ve çok katlı bir süreç içinde gerçekleştiğini göstermeye çalışması ve o sürecin -biraz zorlayarak söylersek- ilk durağına düşürdüğü o ışık.

Ama belki de burada biraz durmalı: Psikanalizle en geniş anlamıyla politikanın; ‘öznel’ olanın analiziyle, daha ‘nesnel’ olanın; önemli ölçüde bireysel bir etkinlikle, toplumsal düzeyde oluşturulanın herhangi bir biçimde yan yana getirilişi sakınmamız gereken bir şey değil mi? Eğer değilse bu aymazlık, mesela “siyasal süreçleri psikolojize etmenin dayanılmaz hafifliği” türü bir şeye mi kapı aralar, ya da daha genel anlamda indirgemecilik filan mı olur? Olabilir tabiî ki. Psikolojik indirgemecilik diye bir şeyden, yani, örneğin siyasal olguları bir tür değişmez psikolojik kuruluşa göre/indirgeyerek anlamaya ve açıklamaya çalışan bir tutumdan pekâlâ söz edilebilir: Siyasal eylemciliği psikopatik, şizoid, paranoid vb. zihinsel süreçler ve davranış kalıplarıyla yargılamaya yeltenildiğinde olduğu gibi. Ya da örneğin, Ekim devrimini ‘ulusal baba imgesine’ karşı bir isyan olarak açıklamak gibi. Ama konumuz bu değil. Şöyle düşünmemiz yeterli: Analiz bir vakum içerisinde gerçekleşmiyor. Psikanalitik teori de yalıtılmış, bütün bağlarının ve ilişkilerinin dışındaki, deyim yerindeyse aşkın bir birey üzere söz almıyor. Analiz, bir toplumsal ilişkinin/bağın varlığından söz etmemize izin ve imkân verecek şartların oluştuğu bir ortamda yürüyen bir etkinlik. Analistle analiz edilenin arasındaki bir bağın varlığında. Dahası, analiz her biri diğerinin düşünce, duygu ve davranışlarını yorumlamaya çalışan bir özneler-arası söylem olarak kuruluyor ve ilerliyor. Analitik ilişkinin içinde, -aslında başka bir dizi ilişki için de geçerli olan bir şeyden bahsediyorum- bazı temel toplumsal ilişki çekirdeklerinin/çökeltilerinin bulunduğunu da eklemeli. Keza, analitik deneyimin anlaşılması, toplumsal evrenin; temel kurumların/aygıtların, ilişki örüntülerinin, semboller düzeninin, dilin anlaşılmasına bağlı. Diğer yandan, bireysel ve toplumsal arasındaki karşıtlıkları ve kesişmeleri, ikisi arasındaki karşılıklı hareketleri ve etkileşimleri anlamamızı sağlayacak anahtarları başka nerede arayabiliriz ki, psikanalizle politik/sosyolojik çözümlemenin örtüşme noktalarından gayrı?

Yazının devamı için tıklayın.