Çizelge ve Hakikat Dürtüsü

Giuseppe Civitarese (2013). The Italian Psychoanalytic Annual, 7:91-114 

İngilizceden çeviren: Elif Okan Gezmiş

Hakiki olan şey olarak, öteki olarak, duygusal ve neredeyse dünyevi bir deneyim ile ortaya çıkar; başkalarının ve kendimizin ”fikirleri” daha ziyade her birimizin fizyoginomisidir ve sevgi veya nefrette kucak açıldığı ya da reddedildiği oranda anlaşılmazlar.

Merleau-Ponty M., The Visible and the Invisible (1964, 12)

Bir arkadaşımla şuradan buradan sohbet ederken, ağzımdan Bion’un Çizelgesi ile ilgili bir şeyler yazmayı düşündüğümü kaçırdım. Aniden arkadaşımın yüzünde umutsuzlukla karışık acı bir gülümseme belirdi. Derken Grid (Çizelge) sözcüğü ona İtalyanca grida (bağırır) sözcüğünü çağrıştırdı. Kim bağırıyordu? Bu imge neyin ifadesiydi? Sahiden de, Bion üzerine çalışan akademisyenler ve Bion okurları için Çizelge neden bu kadar kötü bir şöhrete sahipti? Neden Bion’un soyut spekülasyonlar kullanma gibi sinir bozucu bir eğiliminin zirve noktası olarak görülüyordu? Bion’un Çizelgesi neden ‘kötü şöhretli’ Çizelge idi? Bu, okurlarının katlanması gereken bir durum mu? Zekice bir buluş mu? Analistin boş zamanlarını değerlendirmesi için zararsız bir uğraş mı? Onun Rubik küpü mü? Acaba periyodik tabloya mı benziyor, Kartezyen koordinat sistemine mi, amiral battı oyununa mı, bir satranç tahtasına mı yoksa askeri haritaya mı? Son olarak, bu ‘gizemli’ 2. sütunun anlamı ne olabilir? Yalanların mı yoksa rüyaların mı kolonu bu? Ayrıca, bize Grotstein’ın Bion’un tüm külliyatının kilit prensibi olduğunu söylediği ‘hakikat dürtüsü’ ile ilgili neler söyleyebilir?

Yazının devamı için tıklayın.

Sigmund Freud’un Cinsel Tekbenciliği

Betty Friedan’ın klasikleşen eseri The Feminine Mystique’de yer alan bu bölümü Doç. Dr. Mine Tan’ın çevirisiyle okumak için tıklayın.

İlgilenenler için not: Bu kitap 1983 yılında E Yayınları tarafından Tahire Mertoğlu çevirisiyle Türkçeye de kazandırılmış fakat günümüzde baskısı tükenmiş durumda, internette ve sahaflarda ikinci el olarak bulabilirsiniz.

kadınlığın gizemi

 

 

 

 

Yas ve Melankoli

Sigmund Freud’un en temel metinlerinden olan Yas ve Melankoli’ye R. Uslu & O. E. Berksun çevirisi ile PDF formatında ücretsiz erişmek için tıklayın. Çevirinin ilk iki paragrafını aşağıda paylaşıyoruz. Yas ve Melankoli’nin ayrıca Telos Yayınları’ndan Aslı Emirsoy çevirisi ile çıkan yeni bir versiyonu da var. Ona da buradan ulaşabilirsiniz.

Biz rüyalardan, narsisistik mental bozuklukların normal yaşamdaki prototipleri olarak faydalandık. Şimdi, melankoliyi, yasın normal duygulanımı ile karşılaştıracak ve melankolinin doğasını biraz olsun aydınlatmaya çalışacağız. Ama bu sefer varmış olduğumuz sonuçlardan aşırı bir beklenti içinde olunmasına karşı uyarı niteliğinde bir girişle başlamak durumundayız. Tanımında, deskriptif psikiyatnde bile değişkenlikler olan melankoli, bir tek birime indirgenmeye izin vermeyecek şekilde çeşitli klinik formlarda ortaya çıkmaktadır, Bu formlardan bir kısmı, tabloların bazılarının ruhsal değil bedensel kaynaklı olduğunu düşündürmektedir. Her gözlemcinin edinebileceği izlenimlerin dışında burada söyleyeceklerimiz, doğası su götürmez bir biçimde psikojen olan az sayıdaki vakaya aittir. Sonuçlarımızın genel geçer sonuçlar olduğu iddiasını baştan bir kenara bırakıp bugün kullanımımıza sunulmuş olan araştırma yöntemleri ile, zor da olsa, tüm bozukluklar için değil ama küçük bir grup bozukluk için bazı şeyleri, çok tipik olmasalar da keşfedebileceğimizi düşünüp kendimizi avutalım.

Klinik tablolar, yas ve melankoli arasındaki bağı (Correlation) doğrular gözükmektedir ve dahası çevresel etkilerden kaynaklanan nedenler, her iki durum için ayırdı mümkün olmayacak derecede benzerlik sergilemektedir. Yas, sevilen bir yakının veya ülke, özgürlük, bir ideal gibi düşünsel-soyut bazı değerlerin kaybına karşı gelişen bir reaksiyondur. Yasa neden olan olayların benzerleri, bazı insanlarda, bizde patolojik bir dispozisyon şüphesi doğuracak şekilde melankoliye neden olurlar. Yas içinde her nekadar yaşama karşı takınılan tutumda büyük bir değişiklik ortaya çıksa da bu değişikliğin bize hiçbir zaman patolojik ve tıbbi tedavilik bir durummuş gibi gözükmemesi çok önemli bir izlenimdir. Biz belirli bir zaman içinde bu durumun üstesinden gelineceğine inanır ve herhangi bir müdahaleyi faydasız hatta zararlı görürüz.

(…)

 

‘Bütün Durum’ ve Binoküler Görüş (Chris Joannidis)

Çeviren: Elif Okan Gezmiş

İnsanların çoğu, kendileri değil başkalarıdır; düşünceleri başkalarının düşünceleridir, yaşamları başkalarını taklittir, tutkuları ise alıntılardır. – Oscar Wilde

“Bütün durum” kavramı pek çok deneyimli klinisyenin çalışmalarında sık sık kullanılmasına rağmen klinik psikanaliz kuramında henüz merkezi bir konuma yerleşemedi. Bu makalede kavramın çıkışının ve nasıl bir değişim geçirdiğinin yanı sıra, klinik teorideki mevcut konumunun – gerek klasik bireysel teknik, gerekse grup analizi gibi özel uygulama biçimleri bakımından – tartışılması amaçlanmaktadır.

Frenolojinin mucidi Franz Gall, daha 19. yüzyıl başlarında beynin homojen bir bütün olmadığını, her biri kendine özgü bir işleve sahip zihin organlarının ‘kümelenmesinden’ meydana geldiğini öne sürmüştür. Üstünden yüz yıl bile geçmeden, Zeitgeist ünlü nörolog Kurt Goldstein’a şu tespiti yaptıracak noktaya gelmiştir: “tüm organizmaya ve bütün duruma atıfta bulunmayan bulgular dikkate alınmamalıdır” (Goldstein, 1934). Bunun da nedeni, soyutlanmış bir halde gözlemlenen organik işlevlerin doğal ortamdaki işlevlerin karmaşasına kıyasla oldukça farklı bir tablo ortaya koymalarıdır. Bir yanda romantik bireycilik, diğer yanda ise kişinin kimliğini dönemin kültürel koşullarını temsil eden kolektif ve sosyal unsurlar üzerinden bulmaya çalışma girişimi arasındaki bu salınıma Freud da kendini iyice kaptırmıştır. Freud’un yazılarında bu muğlaklığa ve yarattığı gerilime sık sık rastlamak mümkündür. Yalnız başına yürütülen tefekkür sürecinin kişinin kendini tanıması için yeterli olmayacağına, yani öznenin kendisini yalnızca Ötekini tanıyarak tanıyabileceğine ve dolayısıyla öznenin ‘Ben’ dediği şeyin aslında Ötekinin algısınca şekillendirildiğine ilişkin yeni bilimsel sav, bugüne dek kabul gören pek çok kuramsal tutumu baltalar niteliktedir. Filozof M. Cavell bunu şu şekilde açıklar: “[psik]analiz kendiliği ‘kendine yeterlik’ olarak ele alan görüş ile doğası itibariyle kişilerarası olduğunu savunan görüş arasındaki mücadelenin ortasına düştü” (s.143)

Makalenin devamını okumak için tıklayın.

Bir Nevi Uygulamalı Şiir Olarak Psikanaliz (Adam Phillips Söyleşisi)

29 Mayıs 2012 tarihinde Economist bloglarından Prospero’da Adam Phillips ile şiir-psikanaliz ilişkisi üzerine kısa bir söyleşi yayınlanmış. Biz de bu söyleşiden birkaç soru ve yanıtı sizlerle paylaşmak istedik. Söyleşinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Psikanaliz ile şiir arasında sizce nasıl bir ilişki var?

Bence en belirgin ilişki, her ikisinin de dil sanatı olması. Freud tam olarak şiirsel konuştuğumuzu söylemiyor aslında çünkü şiirlerin mısralarının sonları vardır. Öte yandan bizler şiirlerde görmeye alışık olduğumuz türden keskin ve muğlak bir dille konuşma potansiyeli taşırız. Yani biraz daha farklı ifade edecek olursam; şiir okumak, psikanalistler için iyi bir eğitim olacaktır.

“Flört Üzerine”nin önsözünde psikanaliz için ‘‘bir nevi uygulamalı şiir(Ayrıntı Yayınları, s. 12, Çev. Özden Arıkan) tabirini kullanmışsınız – bunu biraz daha açar mısınız?

Bir yanda, psikanalizde bir sorunu çözme, birini tedavi etme ya da en azından yaşadığı sıkıntıya dikkat verme girişimi söz konusu olduğundan, uygulamalı bir boyutu olduğunu söyleyebiliriz. Ama psikanalizin yaptığı bir diğer şey de kişinin konuşmasına imkan sağlamaktır. Psikanaliz, kişinin kendisini olabildiğince anlatması için gereken koşulları yaratma çabasıdır.

Bir bakımdan diyebiliriz ki Freud insanların oldukları şiiri tam olarak dile getiremeseler bile kendilerini olabildiğince açıkça ifade edebildikleri bir ortam veya tedavi icat etmiştir. Seans yaklaşık 50 dakika sürer, her hafta aynı saattedir, tıpkı bir sonenin her zaman 14 mısradan oluşması gibi. Benzer bir durum. Bu biçim, ifadeyi mümkün kılar.

Yani şiir kısıtlılığı itibariyle ile terapi biçimleriyle benzeşir?

Kesinlikle.

Hem psikanalizin hem de şiirin – muğlak ve zor olması açısından – bazen kötü bir şöhrete sahip olabilmesi üzerine bir analoji kurmak mümkün mü?
 

Bir açıdan bakıldığında bu bir zevk meselesi. İnsanlar bir şeyi sevmiyorsa sevmiyordur. Bunun haricindeki durumlarda ise ortada direnç veya korku olduğunu söyleyebiliriz. Şiirin tıpkı müzik gibi onlarda istemedikleri veya istemediklerine inandıkları etkiler yaratabileceğinden korkabilirler. Psikanalizden nefret eden insanlar genelde bu görüşlerinden vazgeçmezler. Ve bence bunun nedeni, psikanalizle ilgili temas etmeye devam etmek istedikleri bir şey olmasıdır. Çünkü psikanaliz bir şeyi tutuyordur, tıpkı şiir gibi.

Şiirin, tıpkı müzik gibi, insanlara hissetmek istemedikleri şeyleri hissettirebileceğini söylediğinizde, şiirin terapötik bir işlevi olabileceğini mi kast ediyorsunuz?

Evet, bence kesinlikle böyle bir işlevi var. Kafka’nın günlüklerinde geçen bir laf var; ”Edebiyat, içimizdeki donmuş denizin buzlarını kıracak bir baltadır” gibi bir şey diyor. Bence bu yoğunluk ve duygusal yaşamlarımızın aşırılıkları bizi çok korkutuyor. Ve sanat – şiiri seviyorsanız şiir, ama müzik de olabilir – duygularınızı hem taşımanızı hem de onlardan haz almanızı sağlar. Ayrıca içinizdeki sizin için en çok önem taşıyan şeyleri keşfetmiş olursunuz. Sizi etkiledi mi tam etkiler, kayıtsız kalamazsınız.