Lacancı Forum Çalışma Günleri 3: “Aşk, Kaygı ve Arzu”

Tarih: 8 Ocak 2017 09:00-18:00

Yer: Cezayir Salonu, Galatasaray, Beyoğlu

Konuşmacılar: Luis Izcovich, Anita Izcovich, Zehra Eryörük, Özgür Öğütcen, Ceren Korulsan

PROGRAM

09:00 – 09:30 Kayıt ve açılış

09:30 – 10:15 Luis Izcovich: “Sevince söz konusu olan seks değildir”

10:15 – 10:30 Tartışma ve sorular

10:30 – 10:45 Kahve arası

10:45 – 11:30 Anita Izcovich: “Aşk ve arzunun paradoksları”

11:30 – 11:45 Tartışma ve sorular

11:45 – 12:30 Zehra Eryörük: “Daha onurlu bir aşk”

12:30 – 12:45 Tartışma ve sorular

12:45 – 14:00 Yemek arası

14:00 – 14:45 Özgür Öğütcen “Vakalarla nevroz, psikoz ve sapkınlıkta aşk, kaygı ve arzu”

14:45 – 15:00 Tartışma ve sorular

15:00 – 15:45 Ceren Korulsan “Psikozda aşk üzerine notlar”

15:45 – 16:00 Tartışma ve sorular

16:00 – 16:15 Kahve arası

16:15 – 17:30 Luis Izcovich, Anita Izcovich, Zehra Eryörük “Aşk, kaygı ve arzu üzerine değerlendirmeler”

17:30 – 18:00 Sorular

18:00 – 18:30 Kapanış konuşması

Bilgi almak ve kayıt olmak için lacanciforum@gmail.com adresine e-mail gönderebilirsiniz.

Kayıt ücreti 100 Tl’dir.  Öğrenciler için 50 TL’dir.

Türkiye İş Bankası Cihangir Şubesi, hesap adı: Lacancı Forum Psikanaliz Derneği / TR14 0006 4000 0011 0140 3835 89 IBAN numarasına yatırdıktan sonra kesin kayıt için dekontu (kendisini ya da fotoğrafını) lütfenlacanciforum@gmail.com adresine e-mail atınız.

 

Lacancı Psikanalize Bir Giriş

Yazar: Bruce Fink

Çeviren: Özgür Öğütcen

Yayınevi: Encore

Darian Leader’in Delilik Nedir?’in ardından Lacancı Bakışlar Dizisi’nin ikinci kitabı.

Psikanaliz tarihinin tartışmasız en önemli figürlerinden biri olan Jacques Lacan onu anlamak isteyenlerin pek çoğuna zor görünür. Lacan’ın psikanalize oldukça özgün yaklaşımının açık ve anlaşılır dökümünü sunan Bruce Fink işte bu okurlara hitap ediyor.

Bu Giriş, Lacancı psikanalize, nasıl uygulandığına, öteki terapilerden neden farklı olduğuna dair paha biçilmez bir kılavuz olarak kabul ediliyor. Fink Lacan’ın teorik kavramlarına açıklık getirirken bunu nasıl terapötik bir duruş takınılacağı, analizanla nasıl ilişkilenileceği ve onda değişimin nasıl yaratılacağına ilişkin zor sorularla karşı karşıya kalan analistin perspektifinden yapıyor.

Lacancı Psikanalize Bir Giriş psikanalistlerden psikanaliz eğitimi alanlara ya da bir şekilde psikoterapiyle ilgilenenlere kadar herkesin el kitabı. Bu kitap okuyucuya sabırla, adım adım Lacan’ın eşsiz yaklaşımını sunarken psikoz, sapkınlık, nevroza ilişkin hem teorik hem de klinik sorunları vaka örnekleriyle ele alıyor.
(Tanıtım Bülteninden)

 

Ölüm Dürtüsü – Todestrieb[1]

Özgür Öğütcen
Psikiyatrist, Psikoterapist

I.

Okumakta olduğunuz bu kısa yazıya bir tespitle başlayalım: ölüm dürtüsü kavramı ve ölüm aynı şey değildir. Burada insan dışındaki diğer türlerin kendi ölümlülüklerinin farkında olmamalarıyla ilgili tartışmaya hem yer darlığından hem de pek çok başka kavramı işin içine katmak gerekeceğinden giremeyeceğimiz için, dünyada varolan türler arasında sadece insanın kendi ölümlülüğünü bildiğini belirtmekle yetinelim. Ama hemen ardından buna ölümün bilinçli bilgisinin, ölümle ilgili imgelerin, onu felsefi ya da diğer disiplinlerle anlamlandırma çabalarının ölüm dürtüsüyle aynı düzlemde yer almadığını, yani ölüm dürtüsünün bilinçdışı olduğunu -ya da hatta, Freud’un açıkladığı şekilde, “ölüm dürtüsü” diye bir kavramdan bahsetmenin meşru olup olmadığını dahi- eklemeliyiz.

Okurlara paradoksal gelebilecek bir ifadeyle devam edecek olursak, şöyle sorabiliriz, “Peki bir Todestrieb (ölüm dürtüsü) gerçekten var mıdır?”[2] Yoksa bu sadece, Freud’un, libidinal ekonomideki belirli bir çıkmaza karşı ürettiği kuramsal bir çözümden mi ibarettir? Bu paradoksun farkına varmalıyız, başka bir deyişle ölüm dürtüsü diye, libidinal yaşam dürtüsünün karşısına konulabilecek bir şey yoksa “haz ilkesinin ötesi” neyi ifade etmektedir? Bilindiği üzere Freud, en başta dürtüleri ikiye ayırır: kendini koruma dürtüleri ve cinsel dürtüler. Çalışmasının sonlarına doğru sözü geçen bu iki dürtü grubunu Eros ve Thanatos ana başlıkları altında rafine eder; kabaca Eros libidoyu ve Thanatos ise ölüm dürtüsünü belirtmektedir. Ancak tekrar belirtmek gerekir ki Thanatos ölümün kendisi ya da doğrudan ölümü istemek gibi bir şey değildir. Lacan’ın çalışmasında ise ölüm terimi en az beş farklı bağlamda ortaya çıkar. Şimdi Dylan Evans’ın Sözlük’ünden, bazı yerleri atlayarak, uzun-blok bir alıntı yapacağım:[3]

1.   Simgesel düzenin kurucusu olan ölüm, şeyin ölümünün eşdeğeridir, çünkü simge şeyin simgeselleştirildiği yeri sağlar: ‘simge şeyin katilidir’ (Ecrits, 104). Ayrıca, insanlık tarihindeki bu ‘ilk simge’ bir mezardır (Ecrits, 104). İnsan sadece bu gösteren sayesinde kendi ölümüne erişebilir ve onu tasavvur edebilir … Aynı zamanda gösteren, özneyi ölümün ötesine yerleştirir, çünkü ‘gösteren, doğası gereği onu ölümsüzleştirerek, çoktan ölü telakki etmektedir’ (S3, 180). Simgesel düzen içindeki ölüm Babanın ölümüyle (yani, Totem ve Tabu’daki ilk kabilenin babasının katliyle) ilişkilidir; simgesel baba daima ölü babadır.

2. 1959-60’daki ‘Psikanalizin Etiği’ adlı seminerinde, Lacan, ‘ikinci ölüm’ hakkında konuşur. Birinci ölüm bedenin fiziksel olarak ölümüdür, insan yaşamına son veren ama onu bozulmanın ve yeniden doğmanın döngüsüne yerleştirmeyen bir ölüm. Ölü bedenin yeniden doğmasını engelleyen ikinci ölüm ise, ‘tam da doğanın dönüşüm döngülerinden çok onun yokolduğu noktadır’ (S7, 248). Lacan, bu ikinci ölüm kavramını çeşitli temaları formüle ederken kullanmıştır: güzellik; varlıkla doğrudan bir ilişki; ve sürekli acı verici olan sadistik bir fantazi. Lacan, ‘iki-ölüm-arasındaki bölge’ (l’espace de l’entre-deux-morts) ifadesiyle, ‘trajedinin tükendiği bölgeyi’ tasarlamanın peşine düşer.

3.   Ölüm Hegel ve Heidegger’in felsefi sistemlerinde önemli bir rol oynamaktadır ve Lacan ölümün psikanalizdeki rolünü teorize ederken her ikisine de yaklaşır. Kojève aracılığıyla, Hegel’den ölümün insan özgürlüğünün ve ‘mutlak Efendi’nin kurucusu olduğu fikrini alır… Heidegger’den ise, insan varoluşunun sadece ölüm tarafından sonlu bir sınır kurulması dolayısıyla anlamı kabul ettiği fikrini alır, bu yüzden insan öznesi tamı tamına bir ‘ölüm-için-varlık’tır; bu Lacan’ın görüşündeki, analizanın analitik süreç yoluyla kendi ölümlülüğünü üstlenmesine denk düşer.

4.  Lacan, psikanalitik tedavi ve briç oyunu arasında yaptığı karşılaştırmada, analisti “dummy” (Fransızcası, le mort; tam olarak ‘ölü kişi’) pozisyonunu oynayan kişi olarak tanımlar. ‘Analizin diyalektiği içinde analist aşikar bir şekilde ölüymüş gibi yaparak müdahale eder’ (Ecrits, 140). Analist kendisini “kadavralaştırır” (se corpsifiat).

5.  Son olarak, obsesyonel nevrozun yapısını kuran soru ölümle ilgilidir; ‘Ölü müyüm hayatta mıyım?’ (Evans, 2006, s. 32-33) (ç.b.a.)

Ölüm’ün Lacan’ın kuramındaki ortaya çıkışlarını belirttikten sonra ölüm dürtüsü kavramına geri dönebiliriz. Aslına bakılırsa, ölüm dürtüsü kavramı bir anlamda, Freud’u insana haz ilkesine göre işleyen bir içsel-ruhsal-yapı tasarlamaktan alıkoyan bütün pürüzlerin bir adlandırılması olarak anlaşılabilir. Freud’un tanımlamasında, en yalın haliyle, özne içsel gerilimden uzak durmaya ve haz almaya yönelmektedir. Ancak klinik deneyimin ortaya koyduğu şey, bunun tam tersinedir; yani, özne haz almak için ‘haz ilkesinin ötesine’ geçme, gerilimi arttırma ihtiyacı duymaktadır. Bu alana, haz ilkesinin ötesine, Todestrieb adını vermek onun ölümle bütün bağlarını kesip atmaktır, dolayısıyla Todestrieb ölümle değil hazla, başka bir ifadeyle dönüp duran yaşamla ilgilidir. Tekrarla ilgilidir. Ve bu tekrar ve dönüp durma hareketi hiç kuşku yok ki dürtünün asli bir özelliğidir; dolayısıyla ölüm dürtüsü ölümle, ölümü istemekle, ölümü düşünmekle benzemek şöyle dursun ya da kökensel bir anorganik parçalanma hazzına, sıfır gerilime yönelmek şöyle dursun tekrarın yarattığı hazla ilgilidir. Ölüm dürtüsü, bütün dürtülerin bir özelliğidir, onların ortak paydasıdır; hal böyle olunca, bağımsız bir ölüm dürtüsü kavramını sürdürmek güçleşmektedir. Sonuç olarak Eros’u ve Thanatos’u karşıtlaştıran kuramsal ikililer yaratmak kendi içinde çelişkiler taşımaktadır.

Peki bu “haz ilkesinin ötesi”nde ne var? Aynı Freud ve Lacan gibi, materyalist kalmaya devam ettiğimiz için haz ilkesinin ötesine tuhaf, idealist kavramlar yerleştiremeyiz. Bu “öte” doğrudan doğruya insan beyninin maddi varoluşunun yarattığı, tabiri caizse, bir kopuklukla ilgilidir. Dürtünün beden ve toplum arasında yer alan bir ara-kavram olması beynin kendi içinde parçalanmış olmasıyla (hem tarihsel hem de evrimsel olarak) el ele ilerlemektedir.[4] Bir önceki cümlede gönderme yaptığım metninde Adrian Johnston, yukarıda belirtildiği üzere, Freud’un kendisinin okuyuculara açık ve tutarlı bir metapsikolojik Todestrieb açıklaması sunmadığını belirttikten sonra “ölüm dürtüsü” kavramının nihai, gösterişli kavramsal bir çözüm yerine bir dizi çözülmemiş probleme ad vermek olduğunu belirtir. Ve Freud, Todestrieb diğer dürtülerin aksine kendisi bir dürtü değildir ve bütün dürtüler tarafından paylaşılan en düşük ortak payda için bir adlandırmadır, dediği zaman, bunu çok ciddiye aldığını da ekler (Johnston, 2014).

Ölümü ve ölüm dürtüsü denilen kavramı ayırt etmenin önemine yeterince vurgu yaptığıma inanıyorum. Bu ayrımı aklımızda tutarak ilerlediğimizde ölüm dürtüsü kavramının kendi iç çelişkilerini de ele almayı başarabiliriz. Tam da bu noktada okurlara Freud’un Haz İlkesinin Ötesinde[5] metnini okumalarını önerebilirim sanırım, çünkü bu yazı Freud’un tartıştığımız konuları belirli bir açıklıkla ifade ettiği temel metinlerden birisidir. Ve ayrıca kendimi, bu kısa yazının içinde aktardığım Freud’un görüşlerinin sınırlı ve şematik olduğunu belirtmek zorunda hissediyorum. Açıkçası Freud’un düşünce hattı, kavramsallaştırmaları, hipotezleri ve öngörüleri benim burada aktardığımdan çok daha fazlasını hakediyor. Onun dürtülerle ilgili tartışması belirli bir karmaşıklığın ötesine geçmeyi gerektirmektedir; ilgi alanı itibariyle de sadece psikanalizin kendi araçlarıyla sınırlı değildir, ayrıca biyolojinin o zamanki güncel verilerini de gözden geçirmektedir.

II.

Freud, Haz İlkesinin Ötesinde metninin hemen başında “Psikanalitik kuramda ruhsal süreçlerin otomatik olarak haz ilkesiyle yönlendirildiğini hiç düşünmeksizin kabul ediyoruz”[6] diye belirttikten sonra bu görüşünü temellendiren gözlemlerini sunar. Ancak, Freud’un psikanalitik deneyim sonucu ulaştığı başka bir olgu dikkatini farklı bir yöne çeker: “Ruhta haz ilkesine yönelik güçlü bir eğilim bulunmaktadır ama bu daha başka güçler ya da ilişkilerle çatışmaktadır ve sonuç her zaman haz ilkesine uygun olmayabilmektedir.”[7] Ve bunun için bazı gerekçeler ortaya sürer; gerçeklik ilkesinin haz ilkesinin yerini alması, bastırmanın etkileri vb. Bu noktadaki tartışma hazza yönelmenin mümkün olmadığı durumlarda benliğin korunması amacıyla bunun gerçeklik ilkesi çerçevesinde ertelenmesinin gerekmesidir. Aslına bakılırsa Freud’un buraya kadar sürdürdüğü tartışma yine aynı çerçeve içinde kalmaktadır, yani erteleme bile daha sonra alınacak hazzın önkoşulu gibidir. Bununla birlikte tartışmanın bu aşamasında bağımsız bir ölüm dürtüsü kavramı ortaya atılmaz.

Yukarıda özetlediğim tartışmanın ardından Freud, iki olguya dikkat çeker: savaş, tren kazası, ölüm tehlikesi vb. olaylardan sonra –bunlara “travmatik nevroz” adı verilmektedir-, bunu yaşayan bireylerde görülen tekrarlayıcı ve rahatsız edici rüyalar ve çocukların oynadığı tekrara dayalı oyunlar. Öyle ya, iç dünya hazza yönelip acıdan kaçınıyorsa bu tekrar edici ve acı veren rüyaların anlamı nedir?[8] Evet bunun anlamı nedir?

Çocuk oyunları bahsinde ise, torununun oynadığı (na)meşhur Fort-Da oyununu aktarır; küçük bir çocuk iple bağladığı makarayı ileri doğru fırlatır ve “fort” (“gitti”) der ve daha sonra ipi “da” (“işte, orada”) diyerek geri çeker. Freud bu çocuk oyununda olup biteni “eşsiz bir kültürel görev”in, yani dürtü doyumundan vazgeçmenin, işareti olarak görür. Çocuk annenin uzaklaşmasına izin verebilmektedir. Bu noktada ikinci bir soru ortaya çıkar “annenin gidişinin yarattığı hoşnutsuzluğun oyun olarak yinelenmesi haz ilkesine nasıl uyabilir?” Bu çocuk için rahatsız edici bir durum değil mi?

Freud’un yukarıdaki sorulara cevapları kendisini de pek tatmin etmez sanki; bu cevaplar pasiflikten aktifliğe geçme, egemen olma, bastırılmış öç itkisinin doyumu, yetişkinler gibi olma vb.dir. Bununla birlikte, Freud, yinelemenin kendisinin hazla doğrudan bir bağlantısı olup olmayacağı yönünde bir sezgiye kapılır. Hazzı sağlayan yinelemedir! Öyle midir?

Freud, şöyle dediğinde “… tragedya örneğinde olduğu gibi, seyircinin en acılı deneyimlerden bile esirgenmediğini ama gene de bu deneyimlerin çok yüksek bir zevkle algılandığını unutmamalıyız,”[9] acı ve zevk kelimelerini görünce insanın aklında Lacan’ın jouissance kavramı çağrışmıyor değil. Freud, bu pasajın devamında haz ilkesinin “ötesi”nden, ondan daha ilkel ve ondan bağımsız olan bir şeyden bahseder. Görüldüğü gibi, bu kavramsallaştırma hattı görünürde hoşnutsuzluk veren ya da tekrara dayanan deneyimlerin (acı verici rüyalar, çocuk oyunları) olası nedenleriyle başlayıp haz ilkesinin, deyim yerindeyse yapısal bir ötesi olduğuna ilişkin bir varsayımla devam eder. Bu çok önemli bir nokta, çünkü Freud haz ilkesinin egemenliği varsayımını elinden çıkarmadan bu yeni durumu açıklamaya girişmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ölüm dürtüsü kavramı bu türden çıkmazlara verilen bir tepki olarak anlaşılabilir, yani Freud bir anlamda kendi kavramsal tutarlılığı adına “ölüm dürtüsü” kavramına başvurur. Lacan ise “bütün dürtülerin ölüm dürtüsü olduğunu” iddia eder; yani bütün dürtüler kendi sönümlenmesinin peşindedir, hepsi tekrarı içerir ve hepsi haz ilkesinin ötesine, hazzın acı olarak deneyimlendiği jouissanceın alanına, aşırılığın alanına geçme girişimidir. O halde Todestrieb kavramını elde tutmaya gerek kalır mı?

Freud’un Haz İlkesinin Ötesinde metninde bahsettiği kavramlardan birisi de “yineleme zorlantısı”dır (repetition compulsion) ve bunun ruhsal yaşamda haz ilkesine baskın çıktığını belirtir. Bundan sonra travmatik nevrozlardaki rüyalar ve çocuk oyunlarındaki dürtüler bu zorlantıyla ilgili olarak ele alınırlar. Freud, yineleme zorlantısının haz ilkesinden daha eski, daha kökensel ve daha dürtüsel göründüğünü ifade eder. Yineleme zorlantısı ile ölüm dürtüsü arasında kurulan bağlantı oldukça açık görünüyor, ama tam da bu bağlantının kendisi zaten bütün dürtülerin asli bir özelliği değil mi?

O halde ölüm dürtüsünü ölmeyen, tekrar tekrar geri dönen, her koşulda yoluna devam eden, diyalektiğe tabi olmayan olarak tanımlayabiliriz. Aynı Terminatör filmindeki Arnold Schwarzenegger gibi, parçalansa da, kolu bacağı kopsa da, tek bir hücreye indirgense de yoluna, görevine devam eder. İşte bu saf dürtüdür! Ve bu tanım aynı zamanda libidodur, bölünemeyen, parçalanamayan, durmadan yoluna devam eden ve belki de psikanalizin tanıdığı tek “öz” olan libido. Oidipalizasyon sayesinde bedenimizden tahliye olan libido dış dünyaya yatırılabilir hale gelir, tabiri caizse eğitilir, evcilleşir ve toplumsallaşır. Ama psikozda olduğu gibi, bedende hapis kalan libido kesinlikle buradan tahliye olmanın bir yolunu bulmak zorundadır ve klinik olarak iyi bilindiği üzere bunun yolları paranoya, melankoli ve psikozda birbirinden farklıdır. Paranoyada Öteki, dışarısı, dünya kesin olarak kötüdür; melankolide kişinin kendisi kötü ve suçludur ve şizofrenide ise henüz ortada bir cevap yoktur ve bunun ıstırabı sürer gider.

III.

Zizek, Alman İdealizmi’nin başarısını “insan-öncesi” vahşi benlik fikriyle, “medenileşmiş” insan öznelliğinin simgesel evreni arasındaki alışıldık karşıtlığın bir yerdeğiştirme olduğunu ortaya sermesinde görür; ki ikincisi Aklın Işığı olarak tanımlanan Aydınlanma geleneğidir ve bu gelenek birincisi üzerinde uygulanan iktidarı, pasifizasyonu vb. örter. Zizek’in iddiası verili, bitmiş bir öznellik fikrinin aslında simgesel olarak bunun kendisinin kurulmasının imkansızlığını ya da hatta simgeselin kendisinin eksik olan doğasını gözden kaçırdığını söylemektir. Öznellik denilen şeyin ta kendisi parçalanma ve olumsuzluktur, biz bu boşluğa, bu aralığa, bu olmama-haline özne deriz. İşte öznellikle ilgili yerinden edilen bu kavramlar psikanalizdeki Freud’un ölüm dürtüsü kavramıyla ilişkilidir. Ölüm dürtüsü kesin olarak varlığın düzenindeki, radikal bir öznel otonomiye yol açan, bu boşluğun sonucudur ve aynı zamanda bu simgesel çerçeveyi hiç durmadan tehdit eden bir şeydir. Zizek’e göre, Freud’un ölüme yaptığı gönderme basitçe bir iptal etme değil, biyolojik yaşamın ötesinde ya da saf varlığın ötesinde ısrar eden öznelliğin bir boyutudur. İnsanın yaşamı asla sadece yaşam değildir, o daima yaşamdaki bir aşırılıkla sürdürülür. Bu aşırılık, Zizek’e göre, ölüm dürtüsüdür. Freud ve özellikle Lacan bunu jouissancea yönelik hususi bir insani motivasyon olarak tanımlarlar: yani, keyif almaya yönelik temel bir zorlantı; doyumu tüketmeye çalışma ve bu sayede boşluğu iyileştirmek ya da varlığın “yarasını” sarmak. O halde Zizek’e göre, ölüm dürtüsü kavramı esastan politik bir kavramdır; en azından Batı düşüncesindeki özne ve öznellik tanımlarını, rasyonaliteyi, efendilik-kölelik stratejilerini, eşitsizliği vb. yeniden ama farklı bir şekilde gündeme taşımaktadır.

 

[1] Bu yazı ilk kez Bibliotech Dergisi’nin 2015 yılında çıkan 21. sayısında yayımlanmıştır.
[2] “Trieb” Almanca dürtü anlamına gelmektedir.
[3] Evans, D. (2006). An introductory dictionary of Lacanian psychoanalysis. Taylor-Francis e-library, s.32.
[4] Bu konudaki ayrıntılı bir tartışma için bkz.: Johnston, A. (2014). Beyin ve Özne Arasındaki Dürtü: Lacancı Nöropsikanalizin İçkin Bir Eleştirisi, çev. Ö. Öğütcen. Suret: Psikokültürel Analiz Dergisi. İstanbul: Encore, s. 75-125. Ve ayrıca bkz. Lear, J. (2006). Mutluluk, Ölüm ve Yaşamın Artakalanı, çev. B. Büyükkal, İstanbul: Metis.
[5] Freud, S. (2001). Haz İlkesinin Ötesinde – Ben ve İd, çev. A. Babaoğlu, İstanbul: Metis.
[6] Freud, S. (2001). A.g.e., s. 22.
[7] Freud, S. (2001), A.g.e., s. 23.
[8] Sırası gelmişken belirtelim, Freud “travma nevrozları” tartışmasının içinde kaygı, korku ve dehşetin ayrımını yapar. Bu konudaki güncel ve eşsiz bir tartışma için bkz. Salecl, R. (2013). Kaygı Üzerine, çev. B. E. Aksoy, İstanbul: Metis.
[9] Freud, S. (2001). A.g.e., s. 29. İtalikler bana ait.

Halil Şerif Paşa’dan Jacques Lacan’a . . .

Özgür Öğütcen

Fransız ressam Gustave Courbet’nin Dünyanın Kökeni (L’origine du monde) adlı, 1995’den beri Paris’deki Musée d’Orsay’da bulunan meşhur bir tablosu var. Oldukça erotik sayılabilecek bu tabloda, yatakta yatan bir kadın, bacaklarının arasından aşağıdan yukarı doğru çizilmiş, çıplak, yüzü görünmüyor, yüzünü bir çarşaf örtüyor. Courbet tabloyu 1866 yılında yapmış, yani insanlık tarihinde önemli bir dönemeç sayılan Paris Komünü’nden sadece beş yıl önce.

Tablonun kendisi yeterince ilginç, hem taşıdığı erotizm hem de Courbet’nin işleri arasında durduğu yer itibariyle. Ama bu yazıyı ilgilendiren ilginçlik bunlar değil, küçük, hoş başka bir nokta daha var. Courbet bu tabloyu, o zamanlar Paris’de görevli olan bir Osmanlı paşası için yapmış; bu kişi Halil Şerif Paşa’dan başkası değil. Önceden Osmanlı’nın Atina ve Saint Petersburg elçisi olan Halil Paşa Paris’e taşınır taşınmaz, tesadüf bu ya Courbet ile tanıştırılır ve ona bir tablo sipariş eder. İkisini tanıştıran kişi de oldukça ilginç bir figür: Saint-Beuve adında birisi. Saint-Beuve şair ve eleştirmen, Victor Hugo’nun da arkadaşı. İşte bu Saint-Beuve, bir fırsatla, Halil Paşa’yı ve Courbet’yi tanıştırıyor. Tablo 1866 tarihinde yapıldığına göre, tanışmanın da ya bu yıl ya bir önceki yıl olduğunu tahmin edebiliriz, eğer Courbet tablolarını çok yavaş yapmıyorsa. Bu durumda, tablonun yapıldığı yıl, 1831 doğumlu olan Halil Paşa sadece 35 yaşında olmalı. Yine ünlü bir Fransız yazar, şair, gazeteci ve eleştirmen olan Théophile Gautier’de Halil Paşa’dan bahsediyor, onun çok önemli bir sanat koleksiyoncusu olduğunu söylüyor, Paşa’nın koleksiyonu için “bir İslam evladı tarafından oluşturulmuş ilk koleksiyon” diyor. Demek ki Halil Paşa sanat ve edebiyat çevrelerinde dostları, tanıdıkları olan birisi. Gelgelelim bunlar işin bir yüzü! Diğer yüzünde ise Halil Paşa’nın kumarbazlığı var, hatta öyle ki bu kumarbazlık yüzünden tabloyu satmak zorunda kaldığı söyleniyor. Kader işte, imparatorluk artık son nefesini verirken, tek tek insanların hikayeleri de bunun içine karışıyor. Sanat düşkünü, sanatçıların ahbabı, kumarbaz Osmanlı paşası…

Ne demeli? Dostoyevski romanlarından fırlamış bir karakter gibi. Paşa ile ilgili rivayetlerin devamı biraz yakışıksız kaçabilir, çünkü onun iktidarsız olduğu, tabloyu banyosuna koydurduğu ve tabloya bakıp bakıp mastürbasyon yaptığı söylenirmiş. Bunu doğrulamak mümkün değil. Belki yapmıştır, belki yapmamıştır. Tarih tekerrürden ibarettir denir ya, ama bazen de istisnalar olsa gerek, Halil Paşa’nın bu anlamda istisnai bir figür olduğunu söyleyebiliriz, hem kişisel ilgileri itibariyle istisnai birisi hem de yaşadığı dönemle ilişkilenmesi bakımından istisnai birisi. Doğrusu Paris Komünü sırasında ne yapıyordu, orada mıydı, ne düşünmüştü insan merak ediyor. Çoğu insan burnunun dibindeki tarihsel olayların ve figürlerin farkına varmadan onlarla yan yana yaşamış ve bu kişiler ve olaylar onlara pek bir şey ifade etmemiş. Halil Paşa’nın farklı olduğunu söylersek durumu abartmış olmayız sanırım, şans eseri bile olsa, o dönemdeki sanatsal atmosferin içine dahil olmuş. Akıbeti ne oldu acaba?

Onun kişisel akıbeti bir kenara, tablonun macerası Halil Paşa’nın elinden çıkmasıyla devam eder. Dedik ya, kumar borçları yüzünden tabloyu satmak zorunda kalır. Tablo elden ele, ülkeden ülkeye dolaşır, dolaşır… ve en sonunda 1955 yılında psikanalist Jacques Lacan’ın olur. Tam bir buçuk milyon franka. Ressam André Masson bu “erotik” tablonun önüne başka bir tablo yapar. Lacan bunları, altta Courbet’nin tablosu üstte Masson’unki evinin bir köşesine asar. Rivayet odur ki, evine misafir geldiğinde onları çifte tabloların olduğu odaya götürür ve onlara Dünyanın Kökeni’ni gösterirmiş. Dünyanın kökeni, Courbet’nin tablosunun Türkçe adı, dünyanın kaynağı, başlangıcı diye de çevrilebilir. Herhalde Lacan burada kadınlığa ilişkin çok farklı bir anlatım gördü, aynı Freud’un Raphael’in Sistine Madonnası’nda gördüğü gibi.

İşte, maceracı tablomuz şimdi Lacan’ın evindedir, oysa bu sondan bir önceki kalıcı durağıdır. Lacan 1981’de öldükten sonra, tablo devletin veraset vergisi için karşılık olarak kabul etmesiyle, son durağı olan Orsay Müzesi’ne gelir ve halen oradadır, tabii eğer dolaşmaya çıkmadıysa.

 

Darian Leader’ın ”Delilik Nedir?” Kitabı Üzerine

Özgür Öğütcen

Yakınlarda Encore Yayınları önemli bir kitap yayınladı; Darian Leader’ın “Delilik Nedir?” isimli kitabı. Kitap “Lacancı Bakışlar” dizisinden çıkan ilk yayın ve tanıtım yazısında belirtildiği üzere bu dizinin bir sonraki kitabı, bütün dünyada Lacancılığa giriş yapmakta en çok okunan kitaplardan birisi olan Amerikalı –ama yarı Fransız dersek yanlış olmaz herhalde- psikanalist Bruce Fink’in Lacancı Psikanalize Klinik Bir Giriş adlı eseri olacak. Encore Yayınları “2003 yılında, Lacancı psikanalizin felsefe, din, sanat, ideoloji ve politikada eleştirel yorumlar için özgün bir araç olduğu öncülüyle yayınlarına” başlayan bir yayınevi. Bu arada Zizek’in ve Sloven Okulu’ndan diğer bazı düşünürlerin kitaplarını da yayınladılar. Ve tabii Fransız filozof Alain Badiou’yu da bu listeye eklemek gerekiyor. Darian Leader’ın kitabını, daha önce bu alanda çeviriler yapmış olan, Barış Engin Aksoy çevirmiş; Aksoy’un yine Encore’dan çıkan başka bir çevirisi de Joan Copjec’in Tut ki Kadın Yok adlı yapıtı.

Darian Leader İngiltere’nin önde gelen Lacancı psikanalistlerinden birisi, aslına bakılırsa Türkçe’de de bilinen bir yazar. Delilik Nedir? yayınlanmadan önce başka bazı kitapları dilimize çevrilmişti: sayacak olursak Mona Lisa Kaçırıldı, Kadınlar Neden Yazdıkları Her Mektubu Göndermezler?, İnsan Neden Hasta Olur?, Yeni Başlayanlar İçin Lacan bunlardan belli başlıları. Uzun sözün kısası bu alana ilgili olanlar için Leader aşikar olunan bir yazar. Leader’la ilgili söylenecek şeylerden birisini kitabın ön kapağında Guardian gazetesinden yapılan alıntı gayet güzel özetliyor, “Zamanımızın en önemli düşünürlerinden.” Bu ifadenin abartılı mı olduğu, gerçek mi olduğu ancak zamanla anlaşılabilecek ama onun öneminin psikanalist olmaktan şu ya da bu oranda fazla olduğunu belirtiyor. Psikanalistlerin kamusal figürler olmaları Türkiye için pek alışıldık bir olgu değil, ama Avrupa’da özellikle Fransa’da, psikanalistler entelektüel ve gündelik yaşamı etkileyen kişiler. Bu ülkelerde toplumsal, politik veya sanatsal bir olay olduğunda psikanalistlerden fikir alınması seyrek rastlanan bir durum değildir. Darian Leader’da bu toplumsal psikanalist figürlerinden birisi, arada bir saygın bir gündelik gazete olan The Guardian’da yazıları yayınlanıyor saydığımız gerekçelerle. Encore Yayınları’nın programında Darian Leader’ın iki kitabının daha olduğunu öğrendik: Strictly Bipolar ve The New Black. Bu kitaplarda iki önemli konuya değiniyor: git gide salgın haline gelen “bipolar bozukluk” tanısına ve neredeyse otomatik olarak hastalık gibi algılanan depresyon ve yas konularına.

Kitaba dönecek olursak, hemen hepimizin deliliğin ne olduğuyla ilgili bir fikri var. Herkesin bildiği üzere, “mahallenin delisi” diye bir tabir bile var, yani “deli” karşılaşılan, görünür, tanıdık bir figür. Ama deliliğe daha yakından baktığımızda işler göründüğünden biraz daha karmaşık, pek çok şey de olduğu gibi. “Deli” illaha bağırıp çağıran, tuhaf şeyler sayıklayan, toplum kurallarını büsbütün hiçe sayan birisi olmak zorunda değil. İşte, Darian Leader kitapta öncelikle buna odaklanıyor. Yani deliliğin göründüğü gibi olmadığına, bazen delilik namına dışarıdan görülen hemen hiçbir şey olmasa da, içeride bir deliliğin yaşamaya devam ettiğine. Bu çok önemli bir konu, çünkü içeriden deli –ya da terminolojik olarak söylersek psikotik- olan insanların nasıl dengede kalabildiklerini anlarsak açıkça deli olan kişileri de bundan korumamız mümkün olabilir. Böylece bu bireylerin içinde rahatça yaşayabilecekleri bir dünya kurmalarında onlara eşlik etmek olası hale gelir. Aşağı yukarı buna benzer bir tabiri, Freud, ünlü bir psikotik olan Schreber için kullanmıştı. Meraklısı için söyleyelim, hem Freud’un Schreber vakası hem de Schreber’in kendi hatıratı Türkçe’de yayınlanmış durumda.

Hiç kuşku yok ki, kitapta deli tabiri insanları aşağılamak, küçümsemek, onları toplumun dışına itmek için kullanılmıyor. Tersine bir amacı da yok kitabın, yani delilikte bir yücelik görmek, onu yaratıcılıkla eşanlamlı kılmak gibi hedefler de gözetilmiyor. Deliliğin bazen çok acı verici olabileceğini baştan kabul etmek gerekiyor. Başka durumlarda ise durum böyle olmayabilir, kişi gayet uyumlu, sakin bir yaşam sürdürebilir. Hatta bu ömür boyu bile sürebilir. Kitapta buna pek çok örnek verilmiş ve bu durum “sessiz delilik” olarak adlandırılıyor. Yazara göre, mesele tam da burada düğümleniyor: yani mesele bir kişi içeriden deli olsa bile onu delirmeden yaşayabilmeye sevk eden etkenler neler olabilir sorusu etrafında dönüyor. Eğer bunlar anlaşılabilirse kişileri bu durumdan korumakta mümkün olabilir. Onlara içinde yaşayabilecekleri, rahat edebilecekleri bir dünya inşa etmelerinde eşlik edilebilir. Kelimeleri dikkatle seçerek kullanıyoruz: örneğin “onun inşa etmesinde eşlik etmek” diyoruz, ona bir yaşama şekli dayatmaktan veya bir takım hazır reçeteler sunmaktan dem vurmuyoruz. Bu en çok düşülen hatalardan birisi. “Yardım etmek” ve “tedavi etmek” fiilleri bazen böylesine baskıcı özellikler taşıyabiliyor. Ama kitapta söz konusu olan perspektif, bir anti-psikiyatri yaklaşımı değil, kitapta konu edilen yaklaşım tam tamına psikanalitik –onun da bir türü olan Lacancı psikanalitik- bir yaklaşım. Psikanalizin modasının geçtiği, işe yaramadığı, uzun sürdüğü iddiaları arasında, Darian Leader’ın bu kitabı dört dörtlük bir karşı yanıt oluşturuyor. Psikanalizin ne kadar güncel olduğuna vaka örnekleri, anekdotlar ve psikiyatristlerin görüşleri üzerinden kanıtlar sunuluyor.

Kitapta Freud’un Kurt Adam vakasından, Lacan’ın üzerinde çalıştığı Aimée vakasından ve çok daha yeni zamanlardan bir örnek olan Harold Shipman’dan bahsediliyor. Bir kısmınız kitabın “aşırı profesyonel”, uzmanlara yönelik bir kitap olduğunu düşünebilir, ama kitabı elinize alıp okumaya başladığınızda bunun böyle olmadığını, oldukça yalın bir dille yazılmış olduğunu göreceksiniz. Bu yüzden, Darian Leader’in “Delilik Nedir? kitabının okunmaya değer bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.