Lacancı Psikanalize Bir Giriş

Yazar: Bruce Fink

Çeviren: Özgür Öğütcen

Yayınevi: Encore

Darian Leader’in Delilik Nedir?’in ardından Lacancı Bakışlar Dizisi’nin ikinci kitabı.

Psikanaliz tarihinin tartışmasız en önemli figürlerinden biri olan Jacques Lacan onu anlamak isteyenlerin pek çoğuna zor görünür. Lacan’ın psikanalize oldukça özgün yaklaşımının açık ve anlaşılır dökümünü sunan Bruce Fink işte bu okurlara hitap ediyor.

Bu Giriş, Lacancı psikanalize, nasıl uygulandığına, öteki terapilerden neden farklı olduğuna dair paha biçilmez bir kılavuz olarak kabul ediliyor. Fink Lacan’ın teorik kavramlarına açıklık getirirken bunu nasıl terapötik bir duruş takınılacağı, analizanla nasıl ilişkilenileceği ve onda değişimin nasıl yaratılacağına ilişkin zor sorularla karşı karşıya kalan analistin perspektifinden yapıyor.

Lacancı Psikanalize Bir Giriş psikanalistlerden psikanaliz eğitimi alanlara ya da bir şekilde psikoterapiyle ilgilenenlere kadar herkesin el kitabı. Bu kitap okuyucuya sabırla, adım adım Lacan’ın eşsiz yaklaşımını sunarken psikoz, sapkınlık, nevroza ilişkin hem teorik hem de klinik sorunları vaka örnekleriyle ele alıyor.
(Tanıtım Bülteninden)

 

Ölüm Dürtüsü – Todestrieb[1]

Özgür Öğütcen
Psikiyatrist, Psikoterapist

I.

Okumakta olduğunuz bu kısa yazıya bir tespitle başlayalım: ölüm dürtüsü kavramı ve ölüm aynı şey değildir. Burada insan dışındaki diğer türlerin kendi ölümlülüklerinin farkında olmamalarıyla ilgili tartışmaya hem yer darlığından hem de pek çok başka kavramı işin içine katmak gerekeceğinden giremeyeceğimiz için, dünyada varolan türler arasında sadece insanın kendi ölümlülüğünü bildiğini belirtmekle yetinelim. Ama hemen ardından buna ölümün bilinçli bilgisinin, ölümle ilgili imgelerin, onu felsefi ya da diğer disiplinlerle anlamlandırma çabalarının ölüm dürtüsüyle aynı düzlemde yer almadığını, yani ölüm dürtüsünün bilinçdışı olduğunu -ya da hatta, Freud’un açıkladığı şekilde, “ölüm dürtüsü” diye bir kavramdan bahsetmenin meşru olup olmadığını dahi- eklemeliyiz.

Okurlara paradoksal gelebilecek bir ifadeyle devam edecek olursak, şöyle sorabiliriz, “Peki bir Todestrieb (ölüm dürtüsü) gerçekten var mıdır?”[2] Yoksa bu sadece, Freud’un, libidinal ekonomideki belirli bir çıkmaza karşı ürettiği kuramsal bir çözümden mi ibarettir? Bu paradoksun farkına varmalıyız, başka bir deyişle ölüm dürtüsü diye, libidinal yaşam dürtüsünün karşısına konulabilecek bir şey yoksa “haz ilkesinin ötesi” neyi ifade etmektedir? Bilindiği üzere Freud, en başta dürtüleri ikiye ayırır: kendini koruma dürtüleri ve cinsel dürtüler. Çalışmasının sonlarına doğru sözü geçen bu iki dürtü grubunu Eros ve Thanatos ana başlıkları altında rafine eder; kabaca Eros libidoyu ve Thanatos ise ölüm dürtüsünü belirtmektedir. Ancak tekrar belirtmek gerekir ki Thanatos ölümün kendisi ya da doğrudan ölümü istemek gibi bir şey değildir. Lacan’ın çalışmasında ise ölüm terimi en az beş farklı bağlamda ortaya çıkar. Şimdi Dylan Evans’ın Sözlük’ünden, bazı yerleri atlayarak, uzun-blok bir alıntı yapacağım:[3]

1.   Simgesel düzenin kurucusu olan ölüm, şeyin ölümünün eşdeğeridir, çünkü simge şeyin simgeselleştirildiği yeri sağlar: ‘simge şeyin katilidir’ (Ecrits, 104). Ayrıca, insanlık tarihindeki bu ‘ilk simge’ bir mezardır (Ecrits, 104). İnsan sadece bu gösteren sayesinde kendi ölümüne erişebilir ve onu tasavvur edebilir … Aynı zamanda gösteren, özneyi ölümün ötesine yerleştirir, çünkü ‘gösteren, doğası gereği onu ölümsüzleştirerek, çoktan ölü telakki etmektedir’ (S3, 180). Simgesel düzen içindeki ölüm Babanın ölümüyle (yani, Totem ve Tabu’daki ilk kabilenin babasının katliyle) ilişkilidir; simgesel baba daima ölü babadır.

2. 1959-60’daki ‘Psikanalizin Etiği’ adlı seminerinde, Lacan, ‘ikinci ölüm’ hakkında konuşur. Birinci ölüm bedenin fiziksel olarak ölümüdür, insan yaşamına son veren ama onu bozulmanın ve yeniden doğmanın döngüsüne yerleştirmeyen bir ölüm. Ölü bedenin yeniden doğmasını engelleyen ikinci ölüm ise, ‘tam da doğanın dönüşüm döngülerinden çok onun yokolduğu noktadır’ (S7, 248). Lacan, bu ikinci ölüm kavramını çeşitli temaları formüle ederken kullanmıştır: güzellik; varlıkla doğrudan bir ilişki; ve sürekli acı verici olan sadistik bir fantazi. Lacan, ‘iki-ölüm-arasındaki bölge’ (l’espace de l’entre-deux-morts) ifadesiyle, ‘trajedinin tükendiği bölgeyi’ tasarlamanın peşine düşer.

3.   Ölüm Hegel ve Heidegger’in felsefi sistemlerinde önemli bir rol oynamaktadır ve Lacan ölümün psikanalizdeki rolünü teorize ederken her ikisine de yaklaşır. Kojève aracılığıyla, Hegel’den ölümün insan özgürlüğünün ve ‘mutlak Efendi’nin kurucusu olduğu fikrini alır… Heidegger’den ise, insan varoluşunun sadece ölüm tarafından sonlu bir sınır kurulması dolayısıyla anlamı kabul ettiği fikrini alır, bu yüzden insan öznesi tamı tamına bir ‘ölüm-için-varlık’tır; bu Lacan’ın görüşündeki, analizanın analitik süreç yoluyla kendi ölümlülüğünü üstlenmesine denk düşer.

4.  Lacan, psikanalitik tedavi ve briç oyunu arasında yaptığı karşılaştırmada, analisti “dummy” (Fransızcası, le mort; tam olarak ‘ölü kişi’) pozisyonunu oynayan kişi olarak tanımlar. ‘Analizin diyalektiği içinde analist aşikar bir şekilde ölüymüş gibi yaparak müdahale eder’ (Ecrits, 140). Analist kendisini “kadavralaştırır” (se corpsifiat).

5.  Son olarak, obsesyonel nevrozun yapısını kuran soru ölümle ilgilidir; ‘Ölü müyüm hayatta mıyım?’ (Evans, 2006, s. 32-33) (ç.b.a.)

Ölüm’ün Lacan’ın kuramındaki ortaya çıkışlarını belirttikten sonra ölüm dürtüsü kavramına geri dönebiliriz. Aslına bakılırsa, ölüm dürtüsü kavramı bir anlamda, Freud’u insana haz ilkesine göre işleyen bir içsel-ruhsal-yapı tasarlamaktan alıkoyan bütün pürüzlerin bir adlandırılması olarak anlaşılabilir. Freud’un tanımlamasında, en yalın haliyle, özne içsel gerilimden uzak durmaya ve haz almaya yönelmektedir. Ancak klinik deneyimin ortaya koyduğu şey, bunun tam tersinedir; yani, özne haz almak için ‘haz ilkesinin ötesine’ geçme, gerilimi arttırma ihtiyacı duymaktadır. Bu alana, haz ilkesinin ötesine, Todestrieb adını vermek onun ölümle bütün bağlarını kesip atmaktır, dolayısıyla Todestrieb ölümle değil hazla, başka bir ifadeyle dönüp duran yaşamla ilgilidir. Tekrarla ilgilidir. Ve bu tekrar ve dönüp durma hareketi hiç kuşku yok ki dürtünün asli bir özelliğidir; dolayısıyla ölüm dürtüsü ölümle, ölümü istemekle, ölümü düşünmekle benzemek şöyle dursun ya da kökensel bir anorganik parçalanma hazzına, sıfır gerilime yönelmek şöyle dursun tekrarın yarattığı hazla ilgilidir. Ölüm dürtüsü, bütün dürtülerin bir özelliğidir, onların ortak paydasıdır; hal böyle olunca, bağımsız bir ölüm dürtüsü kavramını sürdürmek güçleşmektedir. Sonuç olarak Eros’u ve Thanatos’u karşıtlaştıran kuramsal ikililer yaratmak kendi içinde çelişkiler taşımaktadır.

Peki bu “haz ilkesinin ötesi”nde ne var? Aynı Freud ve Lacan gibi, materyalist kalmaya devam ettiğimiz için haz ilkesinin ötesine tuhaf, idealist kavramlar yerleştiremeyiz. Bu “öte” doğrudan doğruya insan beyninin maddi varoluşunun yarattığı, tabiri caizse, bir kopuklukla ilgilidir. Dürtünün beden ve toplum arasında yer alan bir ara-kavram olması beynin kendi içinde parçalanmış olmasıyla (hem tarihsel hem de evrimsel olarak) el ele ilerlemektedir.[4] Bir önceki cümlede gönderme yaptığım metninde Adrian Johnston, yukarıda belirtildiği üzere, Freud’un kendisinin okuyuculara açık ve tutarlı bir metapsikolojik Todestrieb açıklaması sunmadığını belirttikten sonra “ölüm dürtüsü” kavramının nihai, gösterişli kavramsal bir çözüm yerine bir dizi çözülmemiş probleme ad vermek olduğunu belirtir. Ve Freud, Todestrieb diğer dürtülerin aksine kendisi bir dürtü değildir ve bütün dürtüler tarafından paylaşılan en düşük ortak payda için bir adlandırmadır, dediği zaman, bunu çok ciddiye aldığını da ekler (Johnston, 2014).

Ölümü ve ölüm dürtüsü denilen kavramı ayırt etmenin önemine yeterince vurgu yaptığıma inanıyorum. Bu ayrımı aklımızda tutarak ilerlediğimizde ölüm dürtüsü kavramının kendi iç çelişkilerini de ele almayı başarabiliriz. Tam da bu noktada okurlara Freud’un Haz İlkesinin Ötesinde[5] metnini okumalarını önerebilirim sanırım, çünkü bu yazı Freud’un tartıştığımız konuları belirli bir açıklıkla ifade ettiği temel metinlerden birisidir. Ve ayrıca kendimi, bu kısa yazının içinde aktardığım Freud’un görüşlerinin sınırlı ve şematik olduğunu belirtmek zorunda hissediyorum. Açıkçası Freud’un düşünce hattı, kavramsallaştırmaları, hipotezleri ve öngörüleri benim burada aktardığımdan çok daha fazlasını hakediyor. Onun dürtülerle ilgili tartışması belirli bir karmaşıklığın ötesine geçmeyi gerektirmektedir; ilgi alanı itibariyle de sadece psikanalizin kendi araçlarıyla sınırlı değildir, ayrıca biyolojinin o zamanki güncel verilerini de gözden geçirmektedir.

II.

Freud, Haz İlkesinin Ötesinde metninin hemen başında “Psikanalitik kuramda ruhsal süreçlerin otomatik olarak haz ilkesiyle yönlendirildiğini hiç düşünmeksizin kabul ediyoruz”[6] diye belirttikten sonra bu görüşünü temellendiren gözlemlerini sunar. Ancak, Freud’un psikanalitik deneyim sonucu ulaştığı başka bir olgu dikkatini farklı bir yöne çeker: “Ruhta haz ilkesine yönelik güçlü bir eğilim bulunmaktadır ama bu daha başka güçler ya da ilişkilerle çatışmaktadır ve sonuç her zaman haz ilkesine uygun olmayabilmektedir.”[7] Ve bunun için bazı gerekçeler ortaya sürer; gerçeklik ilkesinin haz ilkesinin yerini alması, bastırmanın etkileri vb. Bu noktadaki tartışma hazza yönelmenin mümkün olmadığı durumlarda benliğin korunması amacıyla bunun gerçeklik ilkesi çerçevesinde ertelenmesinin gerekmesidir. Aslına bakılırsa Freud’un buraya kadar sürdürdüğü tartışma yine aynı çerçeve içinde kalmaktadır, yani erteleme bile daha sonra alınacak hazzın önkoşulu gibidir. Bununla birlikte tartışmanın bu aşamasında bağımsız bir ölüm dürtüsü kavramı ortaya atılmaz.

Yukarıda özetlediğim tartışmanın ardından Freud, iki olguya dikkat çeker: savaş, tren kazası, ölüm tehlikesi vb. olaylardan sonra –bunlara “travmatik nevroz” adı verilmektedir-, bunu yaşayan bireylerde görülen tekrarlayıcı ve rahatsız edici rüyalar ve çocukların oynadığı tekrara dayalı oyunlar. Öyle ya, iç dünya hazza yönelip acıdan kaçınıyorsa bu tekrar edici ve acı veren rüyaların anlamı nedir?[8] Evet bunun anlamı nedir?

Çocuk oyunları bahsinde ise, torununun oynadığı (na)meşhur Fort-Da oyununu aktarır; küçük bir çocuk iple bağladığı makarayı ileri doğru fırlatır ve “fort” (“gitti”) der ve daha sonra ipi “da” (“işte, orada”) diyerek geri çeker. Freud bu çocuk oyununda olup biteni “eşsiz bir kültürel görev”in, yani dürtü doyumundan vazgeçmenin, işareti olarak görür. Çocuk annenin uzaklaşmasına izin verebilmektedir. Bu noktada ikinci bir soru ortaya çıkar “annenin gidişinin yarattığı hoşnutsuzluğun oyun olarak yinelenmesi haz ilkesine nasıl uyabilir?” Bu çocuk için rahatsız edici bir durum değil mi?

Freud’un yukarıdaki sorulara cevapları kendisini de pek tatmin etmez sanki; bu cevaplar pasiflikten aktifliğe geçme, egemen olma, bastırılmış öç itkisinin doyumu, yetişkinler gibi olma vb.dir. Bununla birlikte, Freud, yinelemenin kendisinin hazla doğrudan bir bağlantısı olup olmayacağı yönünde bir sezgiye kapılır. Hazzı sağlayan yinelemedir! Öyle midir?

Freud, şöyle dediğinde “… tragedya örneğinde olduğu gibi, seyircinin en acılı deneyimlerden bile esirgenmediğini ama gene de bu deneyimlerin çok yüksek bir zevkle algılandığını unutmamalıyız,”[9] acı ve zevk kelimelerini görünce insanın aklında Lacan’ın jouissance kavramı çağrışmıyor değil. Freud, bu pasajın devamında haz ilkesinin “ötesi”nden, ondan daha ilkel ve ondan bağımsız olan bir şeyden bahseder. Görüldüğü gibi, bu kavramsallaştırma hattı görünürde hoşnutsuzluk veren ya da tekrara dayanan deneyimlerin (acı verici rüyalar, çocuk oyunları) olası nedenleriyle başlayıp haz ilkesinin, deyim yerindeyse yapısal bir ötesi olduğuna ilişkin bir varsayımla devam eder. Bu çok önemli bir nokta, çünkü Freud haz ilkesinin egemenliği varsayımını elinden çıkarmadan bu yeni durumu açıklamaya girişmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ölüm dürtüsü kavramı bu türden çıkmazlara verilen bir tepki olarak anlaşılabilir, yani Freud bir anlamda kendi kavramsal tutarlılığı adına “ölüm dürtüsü” kavramına başvurur. Lacan ise “bütün dürtülerin ölüm dürtüsü olduğunu” iddia eder; yani bütün dürtüler kendi sönümlenmesinin peşindedir, hepsi tekrarı içerir ve hepsi haz ilkesinin ötesine, hazzın acı olarak deneyimlendiği jouissanceın alanına, aşırılığın alanına geçme girişimidir. O halde Todestrieb kavramını elde tutmaya gerek kalır mı?

Freud’un Haz İlkesinin Ötesinde metninde bahsettiği kavramlardan birisi de “yineleme zorlantısı”dır (repetition compulsion) ve bunun ruhsal yaşamda haz ilkesine baskın çıktığını belirtir. Bundan sonra travmatik nevrozlardaki rüyalar ve çocuk oyunlarındaki dürtüler bu zorlantıyla ilgili olarak ele alınırlar. Freud, yineleme zorlantısının haz ilkesinden daha eski, daha kökensel ve daha dürtüsel göründüğünü ifade eder. Yineleme zorlantısı ile ölüm dürtüsü arasında kurulan bağlantı oldukça açık görünüyor, ama tam da bu bağlantının kendisi zaten bütün dürtülerin asli bir özelliği değil mi?

O halde ölüm dürtüsünü ölmeyen, tekrar tekrar geri dönen, her koşulda yoluna devam eden, diyalektiğe tabi olmayan olarak tanımlayabiliriz. Aynı Terminatör filmindeki Arnold Schwarzenegger gibi, parçalansa da, kolu bacağı kopsa da, tek bir hücreye indirgense de yoluna, görevine devam eder. İşte bu saf dürtüdür! Ve bu tanım aynı zamanda libidodur, bölünemeyen, parçalanamayan, durmadan yoluna devam eden ve belki de psikanalizin tanıdığı tek “öz” olan libido. Oidipalizasyon sayesinde bedenimizden tahliye olan libido dış dünyaya yatırılabilir hale gelir, tabiri caizse eğitilir, evcilleşir ve toplumsallaşır. Ama psikozda olduğu gibi, bedende hapis kalan libido kesinlikle buradan tahliye olmanın bir yolunu bulmak zorundadır ve klinik olarak iyi bilindiği üzere bunun yolları paranoya, melankoli ve psikozda birbirinden farklıdır. Paranoyada Öteki, dışarısı, dünya kesin olarak kötüdür; melankolide kişinin kendisi kötü ve suçludur ve şizofrenide ise henüz ortada bir cevap yoktur ve bunun ıstırabı sürer gider.

III.

Zizek, Alman İdealizmi’nin başarısını “insan-öncesi” vahşi benlik fikriyle, “medenileşmiş” insan öznelliğinin simgesel evreni arasındaki alışıldık karşıtlığın bir yerdeğiştirme olduğunu ortaya sermesinde görür; ki ikincisi Aklın Işığı olarak tanımlanan Aydınlanma geleneğidir ve bu gelenek birincisi üzerinde uygulanan iktidarı, pasifizasyonu vb. örter. Zizek’in iddiası verili, bitmiş bir öznellik fikrinin aslında simgesel olarak bunun kendisinin kurulmasının imkansızlığını ya da hatta simgeselin kendisinin eksik olan doğasını gözden kaçırdığını söylemektir. Öznellik denilen şeyin ta kendisi parçalanma ve olumsuzluktur, biz bu boşluğa, bu aralığa, bu olmama-haline özne deriz. İşte öznellikle ilgili yerinden edilen bu kavramlar psikanalizdeki Freud’un ölüm dürtüsü kavramıyla ilişkilidir. Ölüm dürtüsü kesin olarak varlığın düzenindeki, radikal bir öznel otonomiye yol açan, bu boşluğun sonucudur ve aynı zamanda bu simgesel çerçeveyi hiç durmadan tehdit eden bir şeydir. Zizek’e göre, Freud’un ölüme yaptığı gönderme basitçe bir iptal etme değil, biyolojik yaşamın ötesinde ya da saf varlığın ötesinde ısrar eden öznelliğin bir boyutudur. İnsanın yaşamı asla sadece yaşam değildir, o daima yaşamdaki bir aşırılıkla sürdürülür. Bu aşırılık, Zizek’e göre, ölüm dürtüsüdür. Freud ve özellikle Lacan bunu jouissancea yönelik hususi bir insani motivasyon olarak tanımlarlar: yani, keyif almaya yönelik temel bir zorlantı; doyumu tüketmeye çalışma ve bu sayede boşluğu iyileştirmek ya da varlığın “yarasını” sarmak. O halde Zizek’e göre, ölüm dürtüsü kavramı esastan politik bir kavramdır; en azından Batı düşüncesindeki özne ve öznellik tanımlarını, rasyonaliteyi, efendilik-kölelik stratejilerini, eşitsizliği vb. yeniden ama farklı bir şekilde gündeme taşımaktadır.

 

[1] Bu yazı ilk kez Bibliotech Dergisi’nin 2015 yılında çıkan 21. sayısında yayımlanmıştır.
[2] “Trieb” Almanca dürtü anlamına gelmektedir.
[3] Evans, D. (2006). An introductory dictionary of Lacanian psychoanalysis. Taylor-Francis e-library, s.32.
[4] Bu konudaki ayrıntılı bir tartışma için bkz.: Johnston, A. (2014). Beyin ve Özne Arasındaki Dürtü: Lacancı Nöropsikanalizin İçkin Bir Eleştirisi, çev. Ö. Öğütcen. Suret: Psikokültürel Analiz Dergisi. İstanbul: Encore, s. 75-125. Ve ayrıca bkz. Lear, J. (2006). Mutluluk, Ölüm ve Yaşamın Artakalanı, çev. B. Büyükkal, İstanbul: Metis.
[5] Freud, S. (2001). Haz İlkesinin Ötesinde – Ben ve İd, çev. A. Babaoğlu, İstanbul: Metis.
[6] Freud, S. (2001). A.g.e., s. 22.
[7] Freud, S. (2001), A.g.e., s. 23.
[8] Sırası gelmişken belirtelim, Freud “travma nevrozları” tartışmasının içinde kaygı, korku ve dehşetin ayrımını yapar. Bu konudaki güncel ve eşsiz bir tartışma için bkz. Salecl, R. (2013). Kaygı Üzerine, çev. B. E. Aksoy, İstanbul: Metis.
[9] Freud, S. (2001). A.g.e., s. 29. İtalikler bana ait.

Forum du Champ Lacanien-Türkiye 2015-2016 Psikanaliz Eğitimi Programı

Forum du Champ Lacanien- Türkiye 2015-2016 döneminde İstanbul’da üç farklı etkinlik grubu yürütecektir:

1- Lacancı Psikanalize Giriş Seminerleri Grubu: Bu grup Lacancı psikanalizle ilgilenen, her alandan kişilerin katılımına açıktır. Grup, ayda bir kez ayın ilk cumartesi günü toplanacaktır. Bu grubun eğitmenleri psikanalist Zehra Eryörük ve psikiyatrist Özgür Öğütcen’dir. Adı geçen grup Lacan’ın Psikanalizin Dört Temel Kavramı ​kitabıyla başlayıp, Ecole de Psychanalyse des Forums du Champ Lacanien’in diğer eğitim metinleriyle devam edecektir.

2- Vaka Çalışması ve Süpervizyon Grubu: Bu grup klinisyenlere ve klinisyen adaylarına yöneliktir. Grup, ayda bir kez ayın ilk cuma günü toplanacaktır. Bu grubun eğitmenleri psikanalist Zehra Eryörük ve psikiyatrist Ceren Korulsan’dır. Adı geçen grupta klinik vakalar üzerinden Lacancı psikanalitik uygulamalar ve psikanaliz pratiği ele alınacaktır.

3- Forum Carteli: Bu grup Forum du Champ Lacanien Türkiye İnisiyatifi üyelerine açıktır. Grup, ayda bir kez ayın ilk cuma günü toplanacaktır. Bu grubun eğitmeni (+1 olarak) psikanalist Zehra Eryörük’tür. Adı geçen grup Colette Soler’in Lacan, l’inconscient réinventé (İngilizcesi Lacan, the unconscious reinvented) kitabıyla başlayıp, Ecole de Psychanalyse des Forums du Champ Lacanien’in diğer eğitim metinleriyle devam edecektir.

KASIM 2015

6 Kasım Cuma
Forum Carteli- “Freud’dan Lacan’a Yapısal Tanı”
Çalışılacak metin: Colette Soler, Lacan, l’inconscient réinventé
Eğitimci: Zehra Eryörük

Vaka ve Süpervizyon Çalışması: Zehra Eryörük, Ceren Korulsan

7 Kasım Cumartesi
Lacancı Psikanalize Giriş Seminerleri Grubu
Çalışılacak metin: J. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı
Eğitimciler: Zehra Eryörük, Özgür Öğütcen

ARALIK 2015

4 Aralık Cuma
Forum Carteli- “Freud’dan Lacan’a Yapısal Tanı”
Çalışılacak metin: Colette Soler, Lacan, l’inconscient réinventé
Eğitimci: Zehra Eryörük

Vaka ve Süpervizyon Çalışması: Zehra Eryörük, Ceren Korulsan

5 Aralık Cumartesi
Lacancı Psikanalize Giriş Seminerleri Grubu

Çalışılacak metin: J. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı
Eğitimciler: Zehra Eryörük, Özgür Öğütcen
OCAK 2016

8 Ocak Cuma
Forum Carteli- “Freud’dan Lacan’a Yapısal Tanı”
Çalışılacak metin: Colette Soler, Lacan, l’inconscient réinventé
Eğitimci: Zehra Eryörük

Vaka ve Süpervizyon Çalışması: Zehra Eryörük, Ceren Korulsan

9 Ocak Cumartesi
Lacancı Psikanalize Giriş Seminerleri Grubu
Çalışılacak metin: J. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı
Eğitimciler: Zehra Eryörük, Özgür Öğütcen

ŞUBAT 2016

5 Şubat Cuma
Forum Carteli- “Freud’dan Lacan’a Yapısal Tanı”
Çalışılacak metin: Colette Soler, Lacan, l’inconscient réinventé
Eğitimci: Zehra Eryörük

Vaka ve Süpervizyon Çalışması: Zehra Eryörük, Ceren Korulsan

6 Şubat Cumartesi
Lacancı Psikanalize Giriş Seminerleri Grubu
Çalışılacak metin: J. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı
Eğitimciler: Zehra Eryörük, Özgür Öğütcen

MART 2016

4 Mart Cuma
Forum Carteli- “Freud’dan Lacan’a Yapısal Tanı”
Çalışılacak metin: Colette Soler, Lacan, l’inconscient réinventé
Eğitimci: Zehra Eryörük

Vaka ve Süpervizyon Çalışması: Zehra Eryörük, Ceren Korulsan

5 Mart Cumartesi
Lacancı Psikanalize Giriş Seminerleri Grubu
Çalışılacak metin: J. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı
Eğitimciler: Zehra Eryörük, Özgür Öğütcen

NİSAN 2016

1 Nisan Cuma
Forum Carteli- “Freud’dan Lacan’a Yapısal Tanı”
Çalışılacak metin: Colette Soler, Lacan, l’inconscient réinventé
Eğitimci: Zehra Eryörük

Vaka ve Süpervizyon Çalışması: Zehra Eryörük, Ceren Korulsan

2 Nisan Cumartesi
Lacancı Psikanalize Giriş Seminerleri Grubu
Çalışılacak metin: J. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı
Eğitimciler: Zehra Eryörük, Özgür Öğütcen

MAYIS 2016

6 Mayıs Cuma
Forum Carteli- “Freud’dan Lacan’a Yapısal Tanı”
Çalışılacak metin: Colette Soler, Lacan, l’inconscient réinventé
Eğitimci: Zehra Eryörük

Vaka ve Süpervizyon Çalışması: Zehra Eryörük, Ceren Korulsan

7 Mayıs Cumartesi
Lacancı Psikanalize Giriş Seminer Grubu
Çalışılacak metin: J. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı
Eğitimciler: Zehra Eryörük, Özgür Öğütcen

HAZİRAN 2016

10 Haziran Cuma
Forum Carteli- “Freud’dan Lacan’a Yapısal Tanı”
Çalışılacak metin: Colette Soler, Lacan, l’inconscient réinventé
Eğitimci: Zehra Eryörük

Vaka ve Süpervizyon Çalışması: Zehra Eryörük, Ceren Korulsan

11 Haziran Cumartesi
Lacancı Psikanalize Giriş Seminerleri Grubu
Çalışılacak metin: J. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı
Eğitimciler: Zehra Eryörük, Özgür Öğütcen
12 Haziran Pazar Lacan Sempozyumu 2 Hazırlık Toplantısı

EYLÜL 2016

17- 18 Eylül 2016 Lacan Sempozyumu 2
“Kırılgan Kimlikler, Kırılgan Özdeşleşmeler”

– Lacan Sempozyumu 2’nin programı yakında duyurulacaktır.

Çalışılacak metinler:

– Jacques Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı, Metis

– Colette Soler, Lacan, l’inconscient réinventé, PUF; İngilizcesi: Lacan, the unconscious reinvented, Karnac

Ek okuma listesi:
– Bruce Fink, The Clinical Introduction to Lacanian Psychoanalysis (Türkçesi yakında yayınlanacaktır.)
– Bruce Fink, The Lacanian Subject (Türkçesi yakında yayınlanacaktır.)
– Colette Soler, Les affects lacaniens (İngilizcesi, Lacanian affects: The function of affect in Lacan’s work)
– Colette Soler, Ce que Lacan disait des femmes (İngilizcesi, What Lacan said about women) (Türkçesi yakında yayınlanacaktır.)
– Darian Leader, What is madness? (Türkçesi yakında yayınlanacaktır.)

* Etkinliklerle ilgili ayrıntılı bilgi ve katılım için lütfen lacanciforum@gmail.com adresine e-mail atınız.

* Etkinliklerimizden haberdar olmak ve Forum du Champ Lacanien- Türkiye İnisiyatifi’ni takip etmek için lütfen http://www.lacanturkiye.com adresini ziyaret ediniz.

Forum du Champ Lacanien -Türkiye İnisiyatifi Lacan Sempozyumu

GÜNÜMÜZDE PSİKANALİZ

Forum du Champ Lacanien -Türkiye İnisiyatifi Lacan Sempozyumu 1

Tarih : 19 – 20 Eylül 2015
Yer : Saint Benoît Fransız Lisesi Karaköy İstanbul
Kayıt Ücreti: 100 TL (Öğrenci 50 TL)
Kayıt ve İletişim:
www.lacanturkiye.com
lacanciforum@gmail.com

PROGRAM :

1) CUMARTESİ 19 EYLÜL

09.00-09.30 Kayıt
09.30-10.00 Açılış Konuşması

10.00-11.00 Luis Izcovich “Psikanaliz diğer terapiler gibi değildir!”
11.00-12.00 Nami Başer “Bilim ve Felsefe” Lacan’ın Yazılar’ının yedinci bölümünün bir incelemesi
Tartışmacı: Zehra Eryörük / Moderatör: Ceren Korulsan

12.00- 13.30 Yemek arası

13.30- 14.30 Özgür Öğütcen “Psikanalitik, Politik, Klinik”
14.30-15.30 Marie Liévain “Pedagojik ilişkilerde aktarım fenomenlerine psikanalitik bir bakış”
Tartışmacı : Nami Başer: Moderatör : Ceren Korulsan

15.30- 16.00 Kahve arası

16.00-17.00 Zeynep Direk “Hegel ve Lacan arasında Derrida: aporetik öznellik”
17.00-18.00 Zehra Eryörük “Psikanalizin kaygıdan arzuya uzanan rolü”
Tartışmacı: Luis Izcovich / Moderatör : Özgür Öğütcen

2) PAZAR 20 EYLUL

09.00- 10.30 Luis Izcovich ile psikanaliz okulu ve eğitimi üzerine söylesi

10.30- 11.00 Kahve arası

11.00- 12.30 Vaka Çalışması Ceren Korulsan
Tartışmacı: Zehra Eryörük

KONUŞMACILAR :
– Dr Luis IZCOVICH (Paris): Psikanalist, Psikiyatrist, AME (Okul Analistleri Uyesi), Ecole de Psychanalyse des Forums du Champ lacanien kurucu üyesi, Paris Psikanalitik Klinik Kolejinde Öğretim üyesi.
– Zehra ERYÖRÜK (Brüksel): Psikanalist, Ecole de Psychanalyse des Forums du Champ lacanien okul üyesi, Forum du Champ lacanien du Brabant (Belçika) derneğinin kurucu üyesi ve baskanı, FCL-Brabant’da Öğretim üyesi.
– Nami BAŞER (Istanbul): Profesör, Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.
– Zeynep DİREK (İstanbul) : Profesör, Koç Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.
– Özgür ÖGÜTCEN (İstanbul) : Psikiyatrist, bireysel psikoterapist, Suret Psikokültürel Analiz Dergisi editörü, Özne psikiyatri ve psikoterapi merkezi üyesi, Forum du Champ Lacanien Türkiye İnisiyatifi kurucu üyesi.
– Ceren KORULSAN (Istanbul) : Psikiyatrist, bireysel psikoterapist, Özne psikiyatri ve psikoterapi merkezi üyesi, Forum du Champ Lacanien Türkiye İnisiyatifi kurucu üyesi.
– Marie LIEVAIN (Brüksel/İstanbul) : Eğitim Bilimi Arastırmacısı, Klinik Psikoloji Asistani.

Lacan, Ayna Evresi ve Marx

Erdoğan Özmen
Birikim
Nisan 2012

Feuerbach doğaya çok fazla, politikaya çok az göndermede bulunuyor.

K. Marx

İnsan doğası gerçek insan toplumu olduğundan, insanlar doğalarını ortaya koymak suretiyle insan toplumunu, toplumsal varlığı üretir, yaratır. O toplumsal varlık tek bir bireye karşıt soyut evrensel bir güç değil, bilakis her bir bireyin, onun kendi etkinliğinin, kendi hayatının, kendi tininin, kendi zenginliğinin aslî doğasıdır.

K. Marx

İnsan yavrusunun, çocuğun 6.-18. aylar arasına sıkışmış ‘ayna evresi öyküsünün’, o evreye ilişkin Lacan’ın söylediklerinin önemi ne? Lacan’ın konuya ilişkin makalesinin başlığı tam olarak şu; “Psikanalitik deneyimde açığa çıktığı biçimiyle özne-ben’in (I) işlevinin oluşturucusu olarak ayna evresi” (The mirror stage as formative of the function of the I as revealed in psychoanalytic experience). Birlikte okuyalım:

“Lacan’ın çalışmalarını diyalektik maddecilik felsefesi ve Marksizmdeki ideoloji sorunuyla yakın ilişki içerisinde değerlendirmek tuhaf görülebilir, fakat Lacan’ın Freud’u yeniden incelemesinin önemi kesinlikle bu bağlantıların kurulmasındandır, çünkü bu çalışmalar toplumsal süreçteki maddi özne teorisinin temelini oluşturmaktadır: Her zaman/zaten bu toplumsal süreçlerde oluşturulan, fakat hiçbir zaman bir dayanağa indirgenmeyen bir özne. Dolayısıyla Lacan’ın öznesi diyalektik maddeciliğin bu yeni öznesidir: Süreç içindeki özne… Süreç içindeki özneyi kavramak, Lacan’ın bireyin özne olarak inşâsında gösterenin (yani dil) belirleyiciliğini vurgulaması üzerine kurulmuştur… Dile verilen önem toplumsal süreçteki öznenin, diyalektik maddeciliğin gerektirdiği öznenin incelenmesinde bir yol açar” (R. Coward- J. Ellis, Dil ve Maddecilik, İletişim yay, 1985, s:165-166 çev: E. Tarım).

Başka kavramsal karşılıklarla da (ayrılma/bireyleşme gibi örneğin) anlaşılmaya çalışılmış o döneme ilişkin Lacancı yaklaşımın benim için anlamı daha yalın olarak şu: İnsan-öznenin, öznelliğin kuruluşunun ne denli meşakkatli ve çok katlı bir süreç içinde gerçekleştiğini göstermeye çalışması ve o sürecin -biraz zorlayarak söylersek- ilk durağına düşürdüğü o ışık.

Ama belki de burada biraz durmalı: Psikanalizle en geniş anlamıyla politikanın; ‘öznel’ olanın analiziyle, daha ‘nesnel’ olanın; önemli ölçüde bireysel bir etkinlikle, toplumsal düzeyde oluşturulanın herhangi bir biçimde yan yana getirilişi sakınmamız gereken bir şey değil mi? Eğer değilse bu aymazlık, mesela “siyasal süreçleri psikolojize etmenin dayanılmaz hafifliği” türü bir şeye mi kapı aralar, ya da daha genel anlamda indirgemecilik filan mı olur? Olabilir tabiî ki. Psikolojik indirgemecilik diye bir şeyden, yani, örneğin siyasal olguları bir tür değişmez psikolojik kuruluşa göre/indirgeyerek anlamaya ve açıklamaya çalışan bir tutumdan pekâlâ söz edilebilir: Siyasal eylemciliği psikopatik, şizoid, paranoid vb. zihinsel süreçler ve davranış kalıplarıyla yargılamaya yeltenildiğinde olduğu gibi. Ya da örneğin, Ekim devrimini ‘ulusal baba imgesine’ karşı bir isyan olarak açıklamak gibi. Ama konumuz bu değil. Şöyle düşünmemiz yeterli: Analiz bir vakum içerisinde gerçekleşmiyor. Psikanalitik teori de yalıtılmış, bütün bağlarının ve ilişkilerinin dışındaki, deyim yerindeyse aşkın bir birey üzere söz almıyor. Analiz, bir toplumsal ilişkinin/bağın varlığından söz etmemize izin ve imkân verecek şartların oluştuğu bir ortamda yürüyen bir etkinlik. Analistle analiz edilenin arasındaki bir bağın varlığında. Dahası, analiz her biri diğerinin düşünce, duygu ve davranışlarını yorumlamaya çalışan bir özneler-arası söylem olarak kuruluyor ve ilerliyor. Analitik ilişkinin içinde, -aslında başka bir dizi ilişki için de geçerli olan bir şeyden bahsediyorum- bazı temel toplumsal ilişki çekirdeklerinin/çökeltilerinin bulunduğunu da eklemeli. Keza, analitik deneyimin anlaşılması, toplumsal evrenin; temel kurumların/aygıtların, ilişki örüntülerinin, semboller düzeninin, dilin anlaşılmasına bağlı. Diğer yandan, bireysel ve toplumsal arasındaki karşıtlıkları ve kesişmeleri, ikisi arasındaki karşılıklı hareketleri ve etkileşimleri anlamamızı sağlayacak anahtarları başka nerede arayabiliriz ki, psikanalizle politik/sosyolojik çözümlemenin örtüşme noktalarından gayrı?

Yazının devamı için tıklayın.